En son konular
» DreamBox Kullanıcılarına özel FLASHWIZARD 7.02 Türkçe
C.tesi Eyl. 17, 2016 8:48 am tarafından turnurbil

» Canli MAc Izleme linki
Perş. Kas. 19, 2015 8:42 pm tarafından fatih266

» E2 Setting 7,13,19,42
Paz Kas. 01, 2015 10:04 am tarafından codegen

» Redline Aradiginiz hersey tek link Her zaman guncel Arkadaslar
C.tesi Eyl. 26, 2015 5:57 am tarafından UCANKUS004

» Çökmüş Dreambox DM 500S Kurtarma
Salı Eyl. 22, 2015 12:43 pm tarafından yavoth

» DM800HD Clone Patched Images (Sim 2.01 SSL#84D OE2.0)
Perş. Tem. 02, 2015 2:38 pm tarafından Admin

» All Files in Our Enigma2 Addons
Çarş. Tem. 01, 2015 10:55 pm tarafından ttys

» E2 - Dreamboxedit_setup 5.1.1.1 ile İP TV eklemek
Paz Mart 22, 2015 1:48 am tarafından AHMCEL

» Ace Stream Media 3.0.3 programı ve paylaşım bölümü
Perş. Mart 05, 2015 1:59 pm tarafından Admin

Arama
 
 

Sonuç :
 


Rechercher çıkıntı araştırma

Haber

Html Kodları
http://www.btgroup.com.tr/tr/
Canli Radyo

Fbml Kodları

http://www.btgroup.com.tr/tr/
Kasım 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
  12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930   

Takvim Takvim


HİCRET- HİCRET

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

HİCRET- HİCRET

Mesaj tarafından Admin Bir Salı Kas. 15, 2011 9:31 am

Hicret
HİCRET

Bir yerden başka bir yere göç etmek.

Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının İslâm devletini kurmak üzere Mekke'den Medine'ye göç etmeleri.

Rasûlullah Mekke'de tebliğ görevini sürdürürken Kureyşliler de
inkârlarında diretiyorlardı. Peygamberimiz tebliğ görevini Mekke'nin
dışına taşırmak istiyordu. Bu nedenle Taif'e gitti. Tâifliler de
Kureyşliler gibi inkârcılıkta direnmişler ve Peygamberimizi taşa
tutmuşlardı. Peygamberimiz onların bu cahilce hareketleri karşısında
yılmamıştır. Özellikle hacc mevsiminde Mekke dışından gelen insanlarla
görüşüyor onlara İslâm'ı anlatıyordu. Peygamberimiz bir gün Akâbe
mevkiinde Medineli altı kişi ile karşılaştı. Onlara Kur'ân okudu ve
İslâm'a davet etti. Medineliler Peygamberimizle konuştuktan sonra durumu
kendi aralarında değerlendirdiler.

"Yahûdilerin geleceğini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttukları
peygamber bu olmasın" dediler. Yahûdilerden önce müslüman olmanın
gereğine inanıp müslüman oldular.

Medine'de bulunan Yahudiler bir Peygamber'in geleceğini biliyorlardı.
Medinelilerle aralan açılan Yahudiler onlara "Bir Peygamber gönderilmek
üzeredir. O Peygamber gelince biz ona tabi olacağız, İrem ve Âd
kavimleri gibi sizin kökünüzü. kazıyacağız" diyorlardı.

Akabe'de Müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde bu
durumu yakınlarına aktardıktan bir yıl sonra, daha önceki Müslümanlarla
birlikte on iki kişilik bir topluluk Hacc için Mekke'ye geldi. Bunlar
Peygamberimizle görüştü ve "hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları
öldürmemek, iftira etmemek, Allah ve Rasûlüne muhalefette bulunmamak
hususunda" peygamberimize söz verip bey'at ettiler.

Peygamberliğin onüçüncü yılında Medineli müslümanlardan yetmiş iki
kişilik bir grup hacc için Mekke'ye geldiler. Peygamberimizle Akabe
mevkiinde görüşmek üzere toplandılar.

Hz. Peygamber (s.a.s), amcası Abbas'la birlikte Akabe'ye geldi. Abbas
henüz müslüman olmamıştı. Ebu Talib'in vefatından sonra peygamberimizle
daha çok ilgilenmeye başlamıştı. Bu ilgi kabile bağından ileriye
gitmiyordu. Toplantıda ilk konuşmayı Abbâs yaptı; "Ey Hazrec topluluğu,
bu benim kardeşimin oğludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir.
Siz onu tasdik ediyor onun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp
götürmek istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak
isterim. Siz ona vereceğiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini
muhaliflerinden koruyabilecek misiniz? Bunu gereği gibi yaparsanız ne
iyi; yok eğer Mekke'den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak
rüsvay edecekseniz şimdiden bu işten vazgeçiniz, onu bırakımı. Yine
kavmi arasında ve yurdunda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşasın."

Hz. Abbas'tan sonra Hz. Peygamber (s.a.s) konuştu. Bundan sonra Medineli
müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar: "Allah'tan
getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey'at ediyoruz. Biz, Rabbımıza
bey'at ediyoruz Allah'ın kudret eli ellerimizin üzerindedir. Kendimizi,
oğullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de,
esirgeyip koruyacağız. Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan,
yaramaz, bedbaht insanlar olalım. Ya Rasûlallah! Biz ahdimizde
sadıkız".

Peygamberimiz iki şart ileri sürdü, "Rabbim için şartım: O'na hiç bir
şeyi ortak koşmamanız yalnız O'na ibadet etmeniz, kendinizi,
çocuklarınızı, kadınlarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden, beni de
esirgeyip korumanızdır" buyurdu. Medineliler: "Böyle yaptığımız zaman
bizim için ne var" dediler. Allah Rasûlü de: "Cennet var" buyurdular.
Medineliler "bu kârlı alış veriştir" deyip Allah Rasûlüne bey'at
ettiler.

Mekke müşrikleri Akabe bey'atlarıyla ilgili haberi alınca Allah Rasûlünü
Mekke dışına çıkarmamak için önlemler almaya başladılar. Bir müddet
sonra peygamberimiz müslümanların Medine'ye hicret etmelerine izin
verdi. İlk olarak Cahşoğulları hicret ettiler. Bunlardan sonra Hz. Ömer
hicret için önce silahını kuşandı, Kâbe'yi tavaf etti. Çevrede bulunan
müşriklere de hicret etmekte olduğunu bildirdi. "Anasını ağlatmak
karısını dul bırakmak isteyen varsa beni izlesin" diyerek büyük bir grup
sahabe ile birlikte hicret etti."

Hz. Ömer'den sonra Hz. Hamza ve diğer müslümanlar hicret ettiler.

Hz. Ebû Bekir de hicret etmek istiyordu ancak, Peygamberimiz ona "acele
etme, belki Allah sana bir arkadaş bulur" diyerek beklemesini söyledi.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir iki deve satın alıp, hicret edeceği günü
beklemeye başladı.

Kureyşliler müslümanların Medine'de tutunduklarını görünce telaşa
düştüler. Peygamberimizin hicretine engel olabilmek için Darü'n-Nedve
adı verilen meclis binasında toplandılar. Çeşitli fikirler ve düşünceler
ileri sürerek sonuçta Ebû Cehil'in düşüncesinde karar kıldılar.

Ebu Cehil, her kabileden bir delikanlının seçilmesini, bunların hep
birlikte Peygamberimizi öldürmelerini teklif etti. Böylece Abdi
Menâçoğullarının bütün kabilelerle çarpışamayacağını, kan davasından
vazgeçeceklerini bildirdi.

Onlar bu tip hileler düşünürlerken Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir'in evine
vardı. Allah'ın kendilerine hicret iznini verdiğini bildirerek yol
hazırlıklarına başlanıldı. Mekkelilere ait bazı emanetlerin sahiplerine
teslim edilmesi ve müşrikleri yanıltmak amacıyla Hz. Ali'ye
Peygamberimizin evinde kalması emredildi.

Gecenin geç vaktinde müşrikler Peygamberimizin evini kuşattılar. Allah
Rasûlü Kur'ân okuyarak Allah'a sığınmış böylece müşriklerin arasından
görünmeden geçmiştir. Bir müddet sonra müşrikler Peygamberimizin
yatağında yatanın Hz. Ali olduğunu görünce hayrete düşmüş ve
tuzaklarının boşa gittiğini anlamışlardır.

Rasûlullah (s.a.s) Hz. Ebu Bekir'le birlikte Sevr Dağı'na doğru yol alıp
Hıra mağarasına gizlendiler. Bu dağ Medine tarafında değil, Cidde
tarafında Mekke'nin kuzey batısında yer alıyordu. Müşrikleri şaşırtmak
için de böyle bir yola başvurulmuştu.

Müşrikler hz. Ali'yi ve Hz. Ebû Bekir'in kızı Esma'yı sıkıştırmış fakat
bir şey öğrenememişlerdir. İz sürenleri yanlarına aldılar; dağ, tepe
demeden her tarafı aradılar. Bir ara mağaranın ağzına kadar geldiler,
mağaranın önüne bir güvercinin hemen Rasûlullah'ın oraya girmesinden
sonra yuva yaptığını, örümceğin ağ örttüğünü görünce Allah Rasülünün
mağarada gizlenmesinin mümkün olabileceğini düşünemediler. Elleri boş
olarak geri döndüler.

Hz. Peygamber (s.a.s) ile Hz. Ebu Bekir bu mağarada üç gün kaldılar. Hz.
Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ve kızı Esma onlara yemek taşıdılar. Hz. Ebu
Bekir'in çobanı da koyunlarını Abdullah'ın geçtiği yerlere sürerek
izlerini silmeye çalıştı. Yol Kılavuzu Uraykıt Peygamberimiz ve Hz.
Ebubekir'in bineceği develeri getirdi. Peygamberimiz devenin ücretini
Ebu Bekir'e ödeyerek yola koyuldular. Yolculukta geceleri yol alıyor,
gündüzleri gizleniyorlardı.

Kureyşliler, Peygamberimizi bütün uğraşlarına rağmen bulamayınca şaşkına
döndüler. Onu bulana yüz deve vereceklerini vadettiler. Bu ödül herkesi
heyecanlandırdı. Yüz deveye sahip olabilme ümidiyle her tarafı aramaya
başladılar. Her yöne haberciler gönderildi. Bu habercilerden birisi de
Süraka'nın yurduna gelmişti. Onlar da Allah Rasûlünü bulabilmek ve yüz
deveye sahip olabilmek için fırsat kolluyorlardı. Bir gün adamın birisi
üç kişilik bir yolcu kabilesinin gitmekte olduğunu gördü. Bunu bir
toplulukta anlattı. Süraka uyanık bir kimse idi. Adamı yanıltmak ve sözü
kesmek için onlar falancalardır dedi. Adam da kesin bir şey
bilmediğinden susmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Süraka evine geldi.
Atını ve oklarını hazırladı. Belirtilen yöne doğru hızla yol almaya
başladı. Süraka kısa bir müddet sonra Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir'e
yetişti. Onlara "bugün seni benden kim kurtarabilir" diye bağırdı.
Peygamberimizin duasıyla Süraka'nın atının ön ayakları kuma gömüldü.
Böylece Allah bu kutsî Medine yolculuğunda Rasûlünü yalnız bırakmamış ve
onu tehlikelere karşı bir kez daha korumuştu.

Atının kuma gömülmesi sonucunda gerçeği anlayan Süraka affını rica etti.
Peygamberimiz de ona dua ederek affetti. Süraka minnet altında kalmak
istemiyordu. Peygamberimize ikramda bulunmak istiyordu. Peygamberimiz de
onun hiç bir ikramını kabul etmek istemedi. İkramının kabul
edilebilmesi için müslüman olmasının gerektiğini öğrendi ve müslüman
oldu.

Kureyş'in vadettiği yüz deveye sahip olmak isteyenlerden birisi de
Büreyd idi. O da kendi kabilesinden yetmiş atlı ile yola çıkmış,
Peygamberimize yetişmişti. Ancak bütün gayretlerine rağmen muvaffak
olamamış sonuçta Büreyd'e İslâm tebliğ edildi. Büreyd ve yanındakiler
müslüman oldular. Büreyd, peygamberimizin Medine'ye bayraksız girmesinin
uygun olmayacağını düşünerek, başından sarığını çıkardı, mızrağının
ucuna bağladı, böylece Medine'ye kadar Peygamberimizin bayraktarlığını
yapmış oldu.

Peygamberimizin Mekke'den çıktığını duyan Medine'deki müslümanlar
yolları gözlüyorlardı. Her gün güneşin doğumundan önce Harra mevkiine
çıkıyorlar, sıcak bastırıncaya kadar bekliyorlardı. Bir gün Yahudi'nin
birisi bir işiyle ilgili olarak yüksek bir kuleye çıkıp etrafı
gözetlemeye başlamıştı. Peygamberimizin ve arkadaşlarının gelmekte
olduğunu gördü. Kendisini tutamayarak heyecanla " ey Arap topluluğu!
İşte nasibiniz, devletliniz, beklediğiniz ulu kişiniz geliyor" diyerek
Rasûlullah'ın geldiğini onlara haber verdi.

Medineliler yollara dökülüp Peygamberimizi karşıladılar. Peygamberimiz
burada bir müddet kaldı ve Kuba Mescidi'ni inşa ettirdi. Hz. Ali de
Kuba'da Rasûlulah'a yetişti.

Süheyb b. Sinan da hicret etmek için yola çıkmıştı. Kureyşliler onun
yolunu çevirdiler, göndermek istemediler. Süheyb, biriktirdiği bütün
serveti Kureyşlilere bırakmak şartıyla yoluna devam etti.

Peygamberimiz bir kaç gün sonra Medine'ye hareket etti. Hareketinden
önce Neccâroğullarına kendisini Medine'ye götürmeleri için haber
gönderdiği de rivayet edilmektedir. Abdulmuttalib'in annesi
Neccaroğullarının kızıydı. Dolayısıyla Neccaroğulları Abdulmuttalib'in
dayıları oluyordu.

Neccaroğulları Peygamberimizi Medine'ye götürdüler. Halk Peygamberimizi
ağırlamak için can atıyordu. Allah Rasûlü hiç kimseyi kırmak
istemiyordu. " Devenin yolunu açınız. Nereye çökeceği ona buyrulmuştur"
diyordu. Deve boş bir araziye çöktü. Peygamberimiz bu araziye
akrabalarından kimin evinin yakın olduğunu sordu. Böylece
Neccaroğularından Ebu Eyyûb El-Ensâri'nin evine misafir oldu.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in Medine'ye gelişi Medineli mü'minleri büyük bir sevince boğdu.

Bütün mü'minler, evlerinin damına çıkmış; gençler ve hizmetçiler yollara
dökülmüşler "Yâ Rasûlallah! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallah!" diyerek
bağırıyorlardı. (Müslim, Sahih, VIII, 237). Çocuklar ve hizmetçiler,
yollarda ve damlarda "Rasûlullah geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi!
Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber, Muhammed geldi! diyorlar,
Habeşliler de, sevinçlerinden kılıç kalkan oynuyorlardı (Ebû Davud
Sünen, II, 579)

Kadınlar ve çocuklar, hep bir ağızdan: "Vedâ tepelerinden dolunay doğdu
bize! Allah'a yalvaran oldukça, şükür etmek gerekir halimize, Ey bize
gönderilen Peygamber! Sen boyun eğmemiz gereken bir emr ile geldin bize"
diye şiirler okuyorlardı (Semhudî, Vefaü'l-Vefa, I,187, Halebi
insanü'l-Uyun, II, 58).

Berâ' b. Âzib: "Peygamber (s.a.s) Medine'ye gelince, Medinelilerin
Rasûlullah'a sevindikleri kadar hiç bir şeye sevindiklerini görmedim
demiştir.

Enes b. Mâlik de: "Ben, Rasûlullah'ın Medine'ye girdiği günden daha
güzel, daha parlak bir gün görmedim" der (İbn Sâ'd, Tabakat, I, 233,
234).

Rasûlullah Medine'ye varınca mü'minlerin her biri kendi evinde ağırlamak
istediler ve bu konuda yarışırcasına hareket ettiler. Rasûlullah'ı
misafir edebilmek için devesinin önüne geçiyorlardı. Efendimiz onlara
"Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona emir buyurulmuştur" diyordu
(Semhûdî-Vefâü'l-Vefâ, I,183).

TARIHTE HICRET: HZ. İBRAHIM (A.S)'IN HICRETI:

Hz. İbrahim, kendi kavmine Allah'ın dinini anlatmada hiç bir engel
tanımamış, Nemrut'un zorbalığına boyun eğmemiş, bir bir işkencelere
maruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir. Fakat O'nun bütün
gayretleri bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip
almamıştır. Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi doğrultusunda
gitmektedir. Hz. İbrahim de tevhid üzere yoluna devam etmektedir.

Hz. İbrahim kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığını
anlarınca, sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak amacıyla, her
şeyiyle yalnız Allah'a kulluk edebilmek için hicret etmiştir (Elmalılı
Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1437).

Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: "Her kim diniyle bir yerden
bir yere hicret ederse, gittiği yer bir karşı yer de olsa Cennet'te
İbrahim ve Muhammed (s.a.s) onun arkadaşı olur."

ASHAB-I KEHF'IN HICRETI:

Batıl düzenler, gerçekten Hakk'a inananlara hayat hakkı tanımak
istemezler. Onlar gerektiğinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların
aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar. Çünkü, yarasanın ışıktan ürktüğü
gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doğruları gözleri önüne
sermeleri böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından, ilahlık
davalarının sahteliğinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının
durmasından endişelenirler, korkarlar. Tarih boyunca inananlara zâlim
düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı ve şiddetin asıl nedeni budur.
Bugün yeryüzünün her bölgesinde müslümanlar üzerindeki baskı ve terör
bundan kaynaklanmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm Ashab-ı Kehf'ten: "Rablerine inanan gençler" (el-Kehf,
18/13) olarak söz etmektedir. Bunun üzerine; "Allah da onların
hidayetlerini artırmıştı". Ashab-ı Kehf'in, kavimleri Allah'tan başka
tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaşmalarını Kur'ân övgüyle
anlatmaktadır. Onlar bu davranışlarıyla doğru yolu bulman ve Allah'ın
rahmetine kavuşmayı gaye edinmişlerdi.

"... Şunlar, şu bizim kavmimiz, Ondan (Allah'dan) başka tanrılar
edindiler. Bunların üzerine bari açık bir delil getirseydiler ya? Artık
yalan yere Allah 'a karşı iftira edenlerden daha zâlim kimdir?"
dediklerinde, onların kalplerini (sabır ve sebat ile hakka)
bağlamıştık."

(Birbirlerine şöyle demişlerdi):

"Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka tapmış olduklarından
ayrıldınız, o halde mağaraya (çekilip) sığının ki; Rabbiniz size
rahmetinden genişlik versin, işinizden de size fayda hazırlasın " (el
Kehf,18/ 14,16) Böylece onlar, zâlim bir toplum içinde yaşayıp,
dinlerini açığa vuramamaktansa mağaraya çekilip orada inançlarını
yaşamayı tercih etmişler ve son derece az oldukları için, mevcut düzene
karşı duramayacaklarını anlamış bulunuyorlardı.

HABEŞISTAN'A HICRET:

İslâm'ın ilk yıllarında, sahabîlerin önemli bir kısmına ve özellikle
zayıf ve kimsesizlere, "Rabbiniz Allah'tır" demeleri nedeniyle sayısız
zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara büyük
baskılar yapılıyordu. Peygamber Efendimiz, sayıları yüzü bulan sahabiye
Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada kendilerini himaye
edecek iyi niyetli bir hükümdarın varlığından söz etti. Bunun üzerine
Habeşistan'a iki defa hicret edildi.

Mekke o sıralarda gerçekten İslâm gibi eşsiz, tevhide dayalı yüce bir
inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır şartları bulunan bir
ortamdı. Habeşistan'da da İslâmî bir düzenin varlığından söz edilemezdi
ama. en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu. Diğer taraftan
İslâm ülkesi diyebileceğimiz bir yerin de varlığı söz konusu değildi.
Henüz böyle bir teşebbüse girebilmek için gerekli şart ve imkanlardan da
müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Bu nedenle Dârü'l- Küfr
olan Mekke'yi bırakıp Darü'l-Emin (güven ülkesi)'e göç için bir izin
verilmiş oluyordu...

HICRETIN HÜKMÜ:

Kur'ân'ın bir çok âyeti hicretten, hicretin gereğinden, hicret edenlerden ve etmeyenlerden... söz eder.

Hicretin ne denli önemli olduğuna şu âyetler gayet açık bir şekilde işaret etmektedir:

"Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler
derler ki: "Ne işte idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde dinin emirlerini
uygulamaktan aciz kimseler idik" derler. Melekler de: "Allah'ın arzı
geniş değil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya" derler. İşte
onlar böyle. Onların barınakları Cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.
Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zayıf ve acz içinde bırakılıp da
hiçbir Çareye gücü yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar
müstesna" (en-Nisâ, 4/97, 98).

Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında İbn Abbas (r.a) şunu nakletmektedir:

"Peygamber (s.a.s) zamanında bazı müslümanlar müşriklerle birlikte durup
onların sayılarının artmalarına neden oluyorlardı. (savaş sırasında)
ok, onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya boynu vurulup
öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Yine İbn Abbas
(r.a.)'ın rivayet ettiğine göre; bir kısım Mekkeliler İslâm'a girmiş,
fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı. Bedir savaşı gününde
müşrikler onları da beraberlerinde savaşa götürdüler ve bazıları bu
savaşta öldü. Müslümanlar bunun üzerine: "Bizim arkadaşlarımız müslüman
idiler, savaşa zorla sokuldular" deyip, onlara Allah'tan mağfiret
dilediler. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu" (İbn Kesîr,
Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, I, 542).

Demek ki mü'minler, bu gibi durumlarda "biz İslâm'ı ayakta tutamayacak
kadar zayıf kimseler idik" demekle kendilerini kurtaramayacaklardır.
Çünkü bunlar İslâm'ı tamamiyle yaşayabilmek için herhangi bir teşebbüste
bulunmamışlar ve böylece "kendilerine zulm etmişlerdir" fakat,
gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan
müstesnadır.

Bu âyetler, müşrikler arasında bulunup da dinini ayakta tutamayan
herkesi kapsamaktadır. Hicret edebilecek durumda olup da hicret
etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmiş oldukları ve bu ayetin hükmüne
göre, haram işledikleri icmâ ile kabul edilmiştir (İbn Kesîr Tefsîr, I,
542). Bu hüküm kıyamete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür. Herhangi
bir durum onu, dinini yaşayabileceği, inancının gereklerini yerine
getirebileceği Darü'l-İslam'a hicret etmekten alıkoymaz.

Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin, Darü'l- Harp'te dinini açığa
vurup yaşayabiliyor bile olsa, müslümanların sayısını çoğaltmak ve
cihada katılabilmek için Dârü'l-İslâm'a hicret etmesi sünnet olur.
Hanefi mezhebinde ise küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek
vaciptir. Şâfiîlerden el-Mâverdî'ye göre de, müslüman herhangi bir küfür
beldesinde dinini açığa vurabiliyorsa, orası onunla Daru'l-İslâm olmuş
olur. Orada durmak, hicret etmekten daha iyidir. Çünkü böylelikle
kendisinden başkalarının,da İslâm'a girmeleri umulabilir. Ancak
el-Mâverdî'nin bu görüşüyle, konu ile ilgili olarak Darü'l-Harp'ta
kalmayı haram kılan ayet ve hadisler arasındaki aykırılık açıktır.
Hicret hükmü, Darü'l-Harp'te müslüman olup oradan uzaklaşabilecek güçte
olan herkes için geçerlidir (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 28, 29).
Darü'l-Harp'ten hicret etmenin, herhangi bir ma'siyetin işlenmesi veya
herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet başkanının
istemesiyle vacip olacağı konusunda icmâ' vardır (eş-Şevkânî, a.g.e.,
VIII, 29).

Kişi "ben hicret edeceğim ama, gideceğim yer tanımadığım, yabancısı
olduğum bir yerdir. Acaba orada geçimimi sağlayabilecek miyim? Sonra ne
zaman geleceği bilinmeyen ölüm, beni yolda yakalarsa hicret etmiş
sayılabilir miyim..." gibi bir takım düşünceleri içinden geçirebilir.
Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir. Çünkü: "Kim Allah yolunda hicret
ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak bir çok yerler bulur, genişlik de
bulur. Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çıkıp da sonra yolda
ölürse, onun mükâfatı Allah'a aittir (en-Nisâ, 4/100). Bu bakımdan ne
rızık endişesi ne de "yolda ölüm" düşüncesiyle farz olan hicretten geri
kalamaz.

Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanıdır. Bu mücadelede kimi zaman iman
bazan da küfür egemen olmuştur. Mü'minler İslâmî kimliklerini
yitirdikleri, imanî zaaflara düştükleri, İslâmi ilimlerin yeterince
tahsil edilmediği ve cehaletin yaygınlaştığı dönemlerde küfür İslâm'a
gâlib gelecektir. İslâmî ilimlerin çok iyi bilindiği, İslâm'ın
yaşandığı, imanın kalb atışlarında bile hissedildiği dönemlerde ise
kuşkusuz İslâm egemen olacaktır.

İslâm'ın ve küfrün egemenliği ya da şeytana zaman zaman fırsat verilmesi
insanın ve yeryüzünün kanunu hükmündedir. Dolayısıyla mü'minler
İslâm'ın egemen olmadığı toplumlarda yaşama durumunda kalabilirler.
Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi asla
kapanmaz, Mekke'nin de fethinden sonra hicret gündeme getirilemez;
hicret tarihin belirli bir dönemine ait bir olay değildir. Hicret
süreklilik arzeder ve kıyamete kadar kaimdir.

Mekke'nin fethedildiği gün Abdurrahman b. Safvan (r.a) babasını
getirerek, Rasûlullah'a babasının da hicret sevabından payını almasını
istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Artık hicret
yoktur" diye cevap verir. Rasûlullah'ı bu konuda yumuşatmak amacıyla,
amcası Hz. Abbâs'ın yanına gider ve bu konuda kendisine yardımcı
olmasını ister. Hz. Abbâs .(r.a), Peygamber (s.a.s)'e "Allah aşkına
kabul et" derse de, Hz. Rasûlullah şu cevabı verir: " Amcamın yeminini
yerine getiririm, ama hicret yoktur" Hadîsin râvilerinden olan Yezid b.
Ziyâd: "Halkı İslâm'ın egemenliği altına girmiş bulunan bir yerden
hicret edilemez, demek istiyor" diye hadisi açıklamıştır (İbn Mace
Keffâret).

Burada görüldüğü gibi Mekke'den hicret etmek artık söz konusu değildir.
Çünkü, hicretten maksat gerçekleşmiş bulunuyor. Artık Mekke'nin kendisi
fethedilmek suretiyle Darü'l-İslâm olmuş ve İslâm'ın bütünüyle hayata
yansıyacağı bir yer haline gelmiştir. Allah'tan başka hiçbir varlığın
hâkimiyetinden söz edilemeyecektir.

Diğer bir kısım hadislerde ise, hicretin sürekliliğinden söz edilmektedir:

"Kâfirlerle savaşıldıkça hicretin sonu gelmeyecektir (eş-Şevkânî a.g.e.,
VIII, 27). "Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzünün en
hayırlıları, Hz. İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır" (Ebû
Davûd, Cihad).

Bu hadislerden anlaşıldığına göre, İslâm hâkim olduğu bir yerden hicret
etmenin farz veya vâcib olması söz konusu değildir. Ancak
Darü'l-Harb'den Darü'l-İslâm'a hicret etmemin vucûbu kıyamete kadardır.
Ebu Bekr İbnü'l-Arabî: "Hicret, Peygamber (s.a.s) zamanında farz idi.
Kendi dini veya nefsi için korkusu olan herkese farz olarak devam
etmektedir. Kesilen hicret Mekke'nin fethinden sonra, Mekke'den
Medine'ye olan hicrettir" (eş-Şevkânî a.g.e., VIII, 29) der.

Hicretin hayata yansımasında genel etkenlerden biri de İslâm devlet
başkanıdır. Halife, mü'minlerin bir yerden bir yere hicret etmelerini
isteyebilir. Mü'minler de buna aymak zorundadırlar. Zira müslümanlar
Halifenin İslâm'a muhalif olmayan bütün emirlerine uymak zorundadırlar.
Hilafet, İslâm'ın bütün hükümlerinin direkt ya da dolaylı olarak
bağlantılı olduğu bir müessesedir.

Peygamber Efendimiz, bazan büyük kalabalıkları bile hicret edip
etmemekle serbest bırakmıştır. Gönderdiği askerî müfreze (seriyye)
kumandanlarına verdiği tâlimât arasında şunları da görmekteyiz: "..
Onları İslâm'a davet et. Kabul ederlerse, sen de bunu kabul et ve
onlarla savaşma. Sonra bulundukları yerden muhâcirlerin yurduna hicret
etmelerini iste. Bunu yaptıklarında do muhacirlerin leh ve aleyhlerinde
olanın, kendilerinin de leh ve aleyhlerine olacağını bildir. Eğer hicret
etmeyecek olurlarsa, durumlarının bedevî müslümanların aynısı olacağını
onlara bildir. Onlara mü'minlere uygulanan Allah'ın hükümleri
uygulanacok, ancak müslümanlarla birlikte cihada katılmadıkça fey' ve
ganimetten pay alamayacaklardır" (İbn Kesîr, Tefsîr, III, 329).

Hicretin devlet politikasında önemli bir yeri olmalıdır. İslâm Devleti,
durumuna göre hicretle ilgili bir takım düzenlemelere girişmek
zorundadır.

Bu gibi istisnâî durumların maksat ve nedenleri araştırıldığında bazı
zümrelerin bundan istisna edilmesi de tamamen toplumun iyilik ve
hayrıyla yakından ilgilidir. Mesela: Müzeyne, Medine'nin 35 km.
uzağındaydı ve yüzlerce savaşçıya sahipti. Bunların bulundukları
topraklarda bırakılması, İslâm Devlet topraklarını genişletme maksadını
taşıyordu. Bunların İslâm ülkesine hicret etmeleri birçok iktisâdî
zorlukların doğmasına neden olacak ve terkedilmiş verimli topraklar ve
sular, yabancıları ve belki de İslâm düşmanları tarafından işgal
edilecekti (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 277, 278). Bu
bakımdan Peygamber Efendimiz İslâm devleti sınırlarının genişlemesi ve
müslümanların savaş gücünün artırılması noktasından hareket etmiş ve
duruma göre hicret üzerinde durmuştur. Hicretin diğer bir amacı da;
İslâm devletinin gücünü arttırmaktır.

HICRET EDENLER VE ECIRLERI:

Allah (c.c) için yapılan her hareket, tavır ve söz'ün karşılıksız
kalması mümkün değildir. Allah için bulunduğu yeri, bin bir zorluk
altında terk eden ve bununla İslâm'ı daha iyi yaşamayı, Allah'a daha
mükemmel bir şekilde kullukta bulunmayı amaçlayan bir kimsenin eli boş
döndürülmesi düşünülemez. Allah (c.c) Kur'ân-ı Kerîm'de, hicret edenlere
müjdeler vermektedir:

"Muhakkak iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler,
işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler" (el-Bakara, 2/ 219;
et-Tevbe, 9/20).

"Muhacir ve ensardan daha önce iman etmiş olanlarla (sonradan) onlara
ihsan ile uyanlardan Allah razı olmuştur. Ve onlar da Allah (ın
kendilerine verdiği nimet ve sevap)dan razi olmuşlardır. Onlar o
cennetlerde ebedî kalıcıdırlar" (et-Tevbe, 9/100).

"(Kendilerine) Zulmettikten sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada
iyi bir şekilde yerleştireceğiz elbette, ahiretteki ecir (leri) ise daha
büyüktür. Keşke ölmüş olsalardı" (en-Nahl, 16/41).

Amr b. el-Âs (r.a), Rasûlullah'a kendisinin günahlarının affedilmesi
şartıyla bey'at edeceğini söyleyince, Rasûlullah'tan şu cevabı aldığını
anlatmıştı: "Sen İslâm'ın kendisinden (yani kişi müslüman olmadan) önce
işlemiş günahları yok ettiğini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccın da
aynı şekilde (bunlar yapılmadan önce) işlenmiş günahları silip
süpürdüğünü bilmiyor muydun?"

Allah, bütün yeryüzünün ve tüm kâinatın biricik ve mutlak sahibidir.
Bütün varlık âlemini insan için yaratan ve onları insanın emrine veren
Allah'tır. İnsan ise; kendisine kulluk etmek, İslâm düzenini
gerekleriyle birlikte, noksansız olarak yaşamak için yaratılmıştır.
Bundan yüz çevirenleri cezalandıracak, sudan bahanelerle ibadetten geri
kalanların mazeretlerini kabul etmeyecektir. Ve bu mazeretler onları
kendi nefislerine zulüm etmiş olmaktan" kurtaramayacaktır. Bu konuda
Allahu Teâlâ kullarına şöyle seslenmektedir:

"Ey inanmış olan kullarım, muhakkak, benim mülküm olan yeryüzü (çok)
geniştir. O halde (şuna buna değil de) yalnız bana ibadet edin
(el-Ankebût; 29/56).

Bu ayetin, İslâm'ı açıkça yaşayamayan Mekkeli, güçsüz bir kısım müslüman hakkında nazil olduğu bildirilmektedir.

Bu ayet, Allah'ın inanan kullarına, dinlerini açığa vurup
yaşayamadıkları bir yerden, onu kolayca yaşayabilecekleri başka bir yere
hicret etmeleri için bir emirdir. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
"Memleketler, Allah'ın memleketleridir. Kullar da Allah'ın kullarıdır.
Nerede hayır bulursan orada yerle" ( İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l
Azim, II,14). Bütün insanlar Allah'ın kuludur ve yeryüzü de Allah'ındır,
bütün genişliğiyle yalnız onundur. Arz bütün insanları içine alacak
kadar geniştir. O halde insan bulunduğu yerde dininî, bütünüyle Allah'ın
emirlerini yaşayamıyor, bu konuda zorluklarla karşı karşıya
bırakılıyor, Allah'tan başka her şeye ve herkese kul olması için
zorlanıyor ve bu telkin yapılıyorsa orası müslümanın yaşayabileceği yer
değildir. Yaşayabileceği yeri aramalı ve bulmalıdır. "Bütün yeryüzü
Allah'ın olduktan sonra, onun Allah indinde en çok sevileni kullarının
yalnız kendisine ibadet ettikleri yerdir."

İslâm'da hiç bir şey putlaştırılamaz, isterse, bu içinde doğup
büyüdüğümüz, yakınlarımızın malımızın, ticaretimizin, acı tatlı her
türlü hatıralarımızın ve daha nice güzel şeylerimizin bulunduğu yer
olsun. Müslüman nerede inancını yaşayabiliyorsa, vatanı orasıdır.
"Kişinin bulunduğu memlekette yalnız Allah'a ibadet etmek kolay olmaz;
dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır, daralırsa, orada bağlanıp
kalmamalı, ibadetlerini serbest yapabileceği yere gitmelidir. Hicret
edip o darlıktan genişliğe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak ve Allah'a
kulluk etmek mü'minin prensibi olmalıdır" (Elmalı, U.H. Y. Hak Dinî
Kur'ân Dili, V, 3790).

Admin
Administrator

Erkek Mesaj Sayısı : 2857
Points : 6936
Reputation : 7
Kayıt tarihi : 03/05/11

http://uydudreambox.swedishforum.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz