En son konular
» DreamBox Kullanıcılarına özel FLASHWIZARD 7.02 Türkçe
C.tesi Eyl. 17, 2016 8:48 am tarafından turnurbil

» Canli MAc Izleme linki
Perş. Kas. 19, 2015 8:42 pm tarafından fatih266

» E2 Setting 7,13,19,42
Paz Kas. 01, 2015 10:04 am tarafından codegen

» Redline Aradiginiz hersey tek link Her zaman guncel Arkadaslar
C.tesi Eyl. 26, 2015 5:57 am tarafından UCANKUS004

» Çökmüş Dreambox DM 500S Kurtarma
Salı Eyl. 22, 2015 12:43 pm tarafından yavoth

» DM800HD Clone Patched Images (Sim 2.01 SSL#84D OE2.0)
Perş. Tem. 02, 2015 2:38 pm tarafından Admin

» All Files in Our Enigma2 Addons
Çarş. Tem. 01, 2015 10:55 pm tarafından ttys

» E2 - Dreamboxedit_setup 5.1.1.1 ile İP TV eklemek
Paz Mart 22, 2015 1:48 am tarafından AHMCEL

» Ace Stream Media 3.0.3 programı ve paylaşım bölümü
Perş. Mart 05, 2015 1:59 pm tarafından Admin

Similar topics
    Arama
     
     

    Sonuç :
     


    Rechercher çıkıntı araştırma

    Haber

    Html Kodları
    http://www.btgroup.com.tr/tr/
    Canli Radyo

    Fbml Kodları

    http://www.btgroup.com.tr/tr/
    Aralık 2016
    PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
       1234
    567891011
    12131415161718
    19202122232425
    262728293031 

    Takvim Takvim


    DİYANET SORU - CEVAP

    Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

    DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:34 pm

    DİYANET SORU - CEVAP


    1- Küllî ve Cüz'î irade
    ne demektir, açıklar
    mısınız?


    İrade: istemek, dilemek,
    seçmek, iki veya daha
    çok alternatiflerden
    birine karar vermek
    demektir.



    Allahu Teala'nın "irade"
    sıfatı vardır. Allahu
    Teala'nın iradesi demek,
    Allah'ın, mümkinattan
    her birini, sonsuz
    hallerden ve vakitlerden
    birine tayin ve tahsis
    buyurması demektir.




    Burada geçen
    "mümkinat"tan maksat,
    olmasını veya
    olmamasını, varlığını
    veya yokluğunu aklın
    caiz gördüğü şeylerdir.
    İşte bu şeylerin
    varlığına veya
    yokluğuna, olmasına veya
    olmamasına karar vermek
    Allahu Teala'nın
    iradesini ilgilendiren
    bir husustur; buna karar
    vermek Allah'ın işidir.
    Bu kararın kaynağı da
    Allah'ın "irade"
    sıfatıdır. Bu iradeye
    "irade-i ilahiyye=ilahî
    irade" denir.



    Bir de Allah'ın
    kullarına verdiği bir
    "irade" vardır ki, kul,
    kendisini ilgilendiren,
    kendi yaptığı işlerde bu
    iradesini kullanarak
    karar verir. İşte
    irade-i külliyye ve
    irade-i cüz'iyye
    terimleri, kula ait olan
    bu irade ile ilgilidir.
    Şöyle ki:



    Kulda bi'l-kuvve mevcut
    olan irade gücüne "küllî
    irade" denir. Bu irade
    kullanılmaya hazır olan,
    ancak henüz
    kullanılmayan
    "potansiyel irade"
    demektir. Bu durumdaki
    iradenin herhangi bir
    olaya yönelme, herhangi
    bir şeyin olmasına veya
    olmamasına karar verme
    gibi bir işlevi yoktur;
    yani bu irade, insanın
    fiilen kullanmadığı bir
    iradedir. Dolayısıyla
    insan, kullanmadığı
    böyle bir iradeden
    sorumlu da değildir.




    Cüz'î irade ise, küllî
    iradenin, başka bir
    ifade ile irade gücünün
    kullanılmasıdır; yani
    herhangi bir şeyin
    yapılması veya
    yapılmaması şıklarından
    birinin tercihidir. İşte
    insanı sorumlu kılan, bu
    iradedir. Şayet insan
    küllî iradesini, cüz'î
    irade haline getirirse,
    yani, irade gücünü
    kullanarak herhangi bir
    şeye karar verirse ve
    verdiği bu kararın
    gereğini yaparsa, işte
    insan bu yaptığından
    dolayı sevap veya günah
    kazanır; yaptığı
    Allah'ın rızasına
    uygunsa mükafat görür;
    değilse ceza görür.




    Bir de bu terimlere
    benzer "kudret-i
    külliyye" ve "kudret-i
    cüz'iyye" terimleri
    vardır ve bunlar da
    insandaki "kudret"
    sıfatıyla ilgilidir.
    Bunlardan "kudret-i
    külliyye" insandaki
    potansiyel kudret
    sıfatını, yani bu
    sıfatın herhangi bir
    olaya yönelmemiş, ortaya
    çıkmamış halini,
    kudret-i cüz'iyye de bu
    kudret sıfatının
    herhangi bir olayda
    kullanılma durumunu
    ifade eder.



    2- Ecel nedir? Ömür
    kısalır ya da uzar mı?



    Ecel, kelime olarak
    mutlak vakit, bir şeyin
    müddeti veya bir şeyin
    müddetinin sonu
    anlamındadır. Daha sonra
    bu kelime insan ömrünün
    sonu anlamında
    kullanılmış ve bu manada
    meşhur olmuştur. Ecel
    hayatın son bulması ve
    ölümün gerçekleştiği
    zamandır. Bu anlamı ile
    her canlı için tek bir
    ecel vardır. Bu ecel
    Allah'ın kaza ve
    takdiriyle olup, asla
    değişmez. Belirlenen
    ecel, vaktinden ne önce
    gelebilir ne de o
    vakitten sonraya
    kalabilir. Bu hususla
    ilgili Kur'an-ı Kerim'de
    şöyle buyrulmaktadır.
    "Her ümmetin takdir
    edilmiş bir eceli
    vardır.



    Ecelleri geldiği zaman
    ne bir saat geri
    kalırlar, ne de ileri
    giderler." (Yunus
    suresi, ayet: 49)




    Ehli Sünnetin görüşüne
    göre öldürülen kişi
    kendi eceliyle ölmüştür.
    Katilin öldürmesi ile o
    kişinin eceli değişmiş
    ve ömrü kısalmış olmaz.
    Ecel, hayatın
    tereddütsüz ve kesin
    olarak son bulduğu
    zamandır. Katilin mes'ul
    olması, Allah'ın kesin
    olarak yasakladığı cana
    kıyma yasağını işlemiş
    olmasındandır.




    3- Son nefeste yapılan
    tevbe makbul müdür?



    Bütün günahlardan tevbe
    etmek ve tevbeyi
    geciktirmemek gerekir.
    Fakat tevbe kapısı, can
    boğaza gelinceye kadar
    açıktır. Bu konuda Hz.
    Peygamber (S.A.V.)
    Efendimiz: "Bir kul can
    çekişmeye başlamadıkça
    Allahu Teala onun
    tevbesini kabul eder"
    buyurmuşlardır. Bu
    hadis-i şerif, ruhu
    boğazına gelmeden, can
    çekişmeye başlamadan
    kulun tevbesinin kabul
    olunacağını
    bildirmektedır, Aksi
    takdirde can boğaza
    gelip, hayattan ümit
    kesilip ahiret ahvalinin
    görülmeğe başlandığı
    zaman, yapılan tevbe ise
    geçerli değildir. Bu
    hususta Allahu Teala
    Kur'an-ı Kerim'de şöyle
    buyurmaktadır:
    "Kötülükleri yapıp yapıp
    da nihayet ölüm gelip
    çatınca: "Ben şimdi
    tevbe ettim" diyenler
    ile kafir olarak ölünler
    için (kabul edilecek)
    tevbe yoktur. Onlar için
    acıklı bir azap
    hazırladık." (Nisa, 18)




    4- Tecdidi iman ve nikah
    ne zaman lazımdır?



    Dinden olduğu kesinlikle
    bilinen şeylerden birini
    inkar veya dini
    hükümleri alaya almak;
    dine, imana sövmek...
    gibi küfrü gerektiren
    söz ve davranışlarda
    bulunmadıkça "tecdid-i
    iman ve tecdid-i nikah"
    gerekmez.



    Bir Müslüman, Allah
    korusun, küfrü
    gerektiren bir
    davranışta bulunursa,
    tevbe istiğfar ederek
    imanını ve evli ise
    nikahını yenilemesi
    gerekir.



    5- Şefaat var mıdır?
    Nerede ve nasıl
    olacaktır?


    Şefaat, suçlu veya
    yardıma muhtaç veya
    iyiliğe layık olanlar
    hakkında af, iyilik ve
    lutuf ricasında bulunmak
    demektir.



    Ahirette şefaatın
    varlığı, ayet ve
    tevatüre varan sahih
    hadis-i şeriflerle
    sabittir. (El-Bakara,
    123; Taha, 109; Sebe,
    23; Gafir, 18;
    Muharnmed, 19;
    Müddessir, 48 ve daha
    bazı ayetler.)




    Hz. Peygamber (S.A.V.)
    Efendimiz'in kıyamet
    gününde, bütün mahşer
    halkının, mahşer yerinin
    şiddet ve dehşetinden
    kurtulması ve bir an
    evvel hesabın kolayca
    görülmesi için büyük ve
    umumî şefaatı vardır.
    Hz. Peygamber (S.A.V.)
    Efendimiz'in bu büyük
    şefaatından başka, azabı
    haketmiş bazı
    mü'minlerin cehennemden
    kurtulması, bazı
    mü'minlerin hesaba
    çekilmeden cennete
    girmesi, cennete giren
    mü'minlerin
    derecelerinin
    yükseltilmesi gibi
    şefaatleri de olacaktır.
    Bu şefaatlardan en fazla
    istifade edeceklerin de
    kamil ve muhlis
    mü'minler olduğunda
    şüphe yoktur.



    Mahşerden sonra da her
    peygambere Cenab-ı Hak
    tarafından kendi ümmeti
    hakkında şefaat izni
    verileceği gibi
    şehitlerin ve salih
    kişilerin de şefaat
    etmelerine izin
    verilecektir. Fiilen
    cehenneme girmiş
    günahkarların
    cehennemden çıkarılması
    için Hz. Peygamber
    (S.A.V.) Efendimiz'in
    şefaatı olacağı gibi
    bazı ehl-i cennetin de
    şefaatleri olacaktır.




    6- İslam'ın bazı
    şartlarını yerine
    getirmeyene kafir denir
    mi?


    Ehl-i Sünnet inancına
    göre, amel imandan cüz
    değildir. Bu itibarla,
    dinden olduğu kesinlikle
    bilinen hükümlerin
    aslını inkar etmemek
    şartı ile, bir kimsenin
    dinî hükümlere riayet
    etmemesi, onu din
    sınırları dışına
    çıkarmasa da şüphesiz,
    dinin emir ve
    yasaklarına uymayan bu
    kişi günahkar olur.
    Günahı karşılığında
    tevbe etmez veya Allah
    Teala meccanen
    affetmezse cezasını
    çeker.



    7- Kabir azabı var
    mıdır? Nasıl izah
    edile-bilir? Öldükten
    sonra ruhun durumu?



    Kabir azabı vardır ve
    haktır. Buna delalet
    eden ayetler olduğu gibi
    tevatür derecesine varan
    hadis-i şerifler de
    vardır. (İbrahim Süresi,
    27; Taha Suresi,
    24;Mü'min Suresi, 46)



    .
    Kabir hayatı ve kabir
    azabı sözü ile, cesedin
    defnedildiği yer ve bu
    yerde gördüğü azab
    kasdedilmez. Bundan
    maksat, ölümden sonra
    mahşerde tekrar dirilişe
    kadar geçecek zaman
    içindeki mutlu bir hayat
    veya azaptır. Her ölü,
    ister bir kabre
    defnedilsin, ister
    denizlerin
    derinliklerinde kaybolup
    gitsin, isterse
    hayvanlar tarafından
    parçalanıp yenilsin,
    mut'aka ya nimetler
    içinde olacak veya azab
    görecektir. Kafirler ve
    asî olan bazı mü'minler
    azab görecekler; salih
    mü'minler ise Allah
    Teala'nın dilediği
    şekilde nimet içinde
    bulunacaklardır. Bu
    hususta Kur'an-ı
    Kerim'de "Allah yolunda
    öldürülenleri sakın ölü
    sanmayın. Bilakis onlar
    diridirler. Allah'ın
    lutuf ve kereminden
    kendilerine verdikleri
    ile sevinçli bir halde
    Rableri yanında
    rızıklara mazhar
    olmaktadırlar." (Al-i
    imran, 169) ayeti ile
    Nuh kavmi hakkındaki:
    "Onlar, günahları
    yüzünden suda
    boğuldular, ardından da
    ateşe sokuldular..."
    (Nuh Suresi, 25)
    anlamındaki ayetler
    birer delil teşkil
    etmektedir. Hz.
    Peygamber (S.A.V.)
    Efendimiz de; "Kabir ya
    cennet bahçelerinden bir
    bahçe veya cehennem
    çukurlarından bir
    çukurdur" diye
    buyurmuşlardır.




    Kabir azabı hem ruha,
    hem de cesede her
    ikisine beraber
    yapılacaktır. Çünkü ölen
    insanın ruhunun,
    kabirdeki cesediyle
    ilişkili olacağı sahih
    hadîslerde
    belirtilmektedir.
    Nitekim insanın uyku
    halinde gördüğü güzel
    veya korkunç rüyalar
    bunu açıklamaktadır.
    İnsan korkulu rüya
    görünce elem; İyi rüya
    görünce de zevk duyuyor.
    Halbuki bu acı veya
    tatlı rüyayı görenlerin
    yanında bulunanlar,
    onların ne acılarına ve
    ne de zevklerine muttali
    olabiliyorlar. İşte
    bunun gibi ölüler de
    kabirlerinde ya büyük
    bir neşe ve zevk
    içindedirler, ya da
    çeşit çeşit azaplara
    maruz kalıyorlar. Fakat
    biz onların bu hallerine
    muttali olamıyoruz.




    8- Sürekli olarak
    kocasının ağzına
    küfreden bir kadının
    dini nikahı ne olur?



    İnsan, "Eşref-i
    mahlukat", yani
    yaratılmışların en
    şereflisi olarak
    yaratılmıştır. Dinimiz,
    insanların hem maddî,
    hem manevî yapısına
    tecavüz etmeyi günah
    saymıştır. Cenab-ı Hak
    Kur'an-ı Kerim'de insana
    verdiği nimetleri
    sayarken: "Biz ona iki
    göz, bir dil, iki dudak
    vermedik mi?" (El-Beled,
    8, 9, 10) buyurarak, bu
    uzuvların önemini
    belirtmiştir. Bu
    itibarla insana ve onun
    uzuvlarına yakışıksız
    sözlerle hakaret etmek,
    büyük vebali muciptir. .




    İslam alimleri
    Müslümanların ağzı
    şehadet kelimesinin
    mahalli olması
    itibariyle, Müslüman’ın
    ağzına söven kişinin
    imanla ilişkisinin
    kesileceğini, hemen
    tevbe edip imanını
    yenilemesini ve kelime-i
    şehadeti getirmesi
    gerektiğini
    söylemişlerdir. (Bkz.
    Damad C. l, s. 705)
    Şüphesiz bu durum, niyet
    ve maksada göre değişir.
    Niyet, kişinin dinine
    imanına sövmek olmadığı
    takdirde, küfür de söz
    konusu olmaz. Bu
    takdirde nikaha da bir
    zarar gelmez. Şüphesiz,
    maksat, dine ve imana
    sövmek olmasa da, bu tür
    çirkin sözler söylemenin
    vebali ağırdır.




    9- Avrupa'da işçi
    olabilmek için, Müslüman
    olmadığını söyleyen bir
    Müslüman dinden çıkar
    mı?


    Bir zaruret olmadıkça
    küfrü yani dinden
    çıkmayı gerektiren
    ifadelerin telaffuzu
    halinde dinden çıkılmış
    olur. Bu şekilde dinden
    çıkan kişinin, dini
    hükümlere göre, eşiyle
    aralarındaki nikah bağı
    da kopar.



    Ancak, zorlanarak küfrü
    gerektiren sözleri
    söylemek zorunda kalan
    kişiler, bu hükmün
    dışındadırlar. Nitekim
    Kur'an-ı Kerim Nahl
    süresi 106. ayetinde:
    "İmandan sonra Allah'a
    karşı küfre saparak,
    -kalbi imanla mutmain
    olduğu halde zorlananlar
    hariç-, küfre sinesini
    açan kimseler üstüne
    muhakkak ki, Allah'tan
    bir gazap iner ve
    kendilerine büyük bir
    azap vardır"
    buyurulmuştur.




    Ayetin manasıyla uyum
    içinde olan bir
    hadisinde Peygamber
    (S.A.V.): "Ümmetimden
    hata ve unutmak veya
    zorlama sonucu vuku
    bulacak günahlar
    affolunmuştur"
    buyurmuştur.



    Ayetten ve hadisten
    anlaşılan, küfrü
    gerektiren sözlerin
    isteyerek bilinçle
    söylenmesi halinde
    dinden çıkılacağı,
    ancak, kalbi imanla dolu
    olduğu halde zor ve
    baskı sonucu bu tür
    sözleri söyleyenin
    dinden çıkmayacağıdır.




    Zorlama, fıkıh dilinde:
    Bir kimseyi tehdit ve
    korkutma ile rızası
    olmaksızın bir sözü
    söylemeye veya bir işi
    işlemeye mecbur
    bırakmaktır.
    Zorla-yanın, o işi
    yaptırmaya muktedir
    olması da şart
    koşulmuştur.



    Avrupa'da işçi olabilmek
    maksadıyle, Müslüman
    olmadığını söylemekte
    zorlama ile ilgili
    hükümler mevcut
    olmadığından bu sözlerin
    söylenmesi caiz
    değildir. Zira bu kişi
    kendi irade ve
    seçeneğiyle bu sözleri
    söylediğinden imanı
    hafife atmış ve böylece
    dinden çıkmış olur.




    10- Tevbesi olmayan
    günah var mıdır?



    İslam; itikad, ibadet ve
    muamelattan oluşur.
    itikat kısmının ihlali
    küfrü, diğerlerinin
    ihlali ise günahı
    gerektirir.



    Kişi kafir olmadıkça
    günah işlemekle dinden
    çıkmaz. Küfür dışında
    günah işleyen kişi, ne
    kafir ne de münafık
    olur, imandan çıkmaz. Bu
    nedenle tevbesi olmayan
    günah yoktur. Cenab-ı
    Allah "Ey iman edenler,
    samimi bir tevbe ile
    Allah'a dönün" (Tahrim,
    66/Cool buyurarak günah
    işledikleri halde
    kişilere iman
    kelimesiyle hitap
    etmiştir. Ancak,
    haramları ve helalları
    yalanlayıp inkar etmemek
    gerekir.



    Tevbe etmekle kul
    hakkının sorumluluğundan
    kurtulunmaz. Bunun için
    hak sahibinin hakkını
    ödemek ve helallaşmak
    gerekir.



    11- Hangi suçlar büyük
    günahlardandır?



    Çeşitli hadis-i
    şeriflerde anaya-babaya
    asi olmak, yalan yere
    şahitlik yapmak, yalan
    yere yemin etmek, haksız
    yere adam öldürmek,
    cephe-den kaçmak,
    sihirbazlık yapmak,
    yetim malı yemek, içki
    içmek ve peygamberin
    (S.A.V.) söylemediğini
    ona isnad etmek gibi
    günahlar büyük
    günahlardan sayılmıştır.
    Bazı alimler bu tür
    büyük günahların kırk'a
    kadar ulaşacağını beyan
    etmişlerdir.



    Ehli sünnetin görüşüne
    göre, ister büyük, ister
    küçük olsun, günah ve
    masiyet, Allah'a şirk
    koşulmadıkça kişiyi
    imandan çıkarmaz. Bu
    günahları isteyenlerin
    affedilmesi Allah'ın
    meşietine bağlıdır.
    Diterse affeder veya
    suçları kadar ceza
    gördükten sonra cennete
    girerler. Bu günahları
    işlerken ölenler,
    haramları helal,
    helalları haram itikat
    etmedilerse büyük günah
    işlemiş olurlar; fakat
    dinden çıkmazlar.




    12- Gaybten haber
    vermek, gelecekten ve
    olacaktan haber vermek
    doğru mudur?


    Gaybı Allah'tan başka
    kimse bilmez. Nitekim
    Kur'an-ı Kerim'de
    mealen: "De ki: Göklerde
    ve yerde, Allah'tan
    başka kimse gaybı
    bilmez..." (Nemi: 65)
    buyurulmuştur. Rasul-i
    Ekrem (S.A.V.) Efendimiz
    de: "Kahin ve falcıya
    (gaybten haber veren
    kişiye) inanan kimsenin
    kırk gün namazı kabul
    olmaz" (Riyazü's-Salihin
    Tercemesi, 3/219, Hadis
    No: 1701) "Ona inanan
    kişi bana indirileni
    (kitabı ve vahyi) inkar
    etmiş olur" (Müsned-i
    Ahmed b. Hanbel, 21 429
    ve 4/66) buyurmuştur. Bu
    itibarla çeşitli akıl
    dışı işlemlerle
    gelecekteki olaylar
    hakkında olumlu veya
    olumsuz haber vermek
    iddiasına kalkışmak ve
    bunlara inanmak
    haramdır.



    13- Çocuk iken ölen
    Müslüman çocukları ile
    gayri müslim çocukları
    ahirette aynı durumda
    mıdırlar?


    İnsan dünyada hakiki
    şahsiyeti haiz olabilmek
    için bir takım
    dönemlerden geçmektedir.
    İnsan sağ olarak
    doğmakla dünyadaki
    şahsiyeti başlar. Sonra
    hak edinme ve bu
    haklardan istifade etme
    ehliyetini elde eder.
    Rüşt yaşına erince
    Allah'a iman ve dini
    hükümlere uymak ve
    uygulamakla yükümlü
    olur. Ancak, büluğ yani
    teklif çağına gelmeden
    vefat eden çocuklar,
    günahsız
    sayıldıklarından dolayı
    ahirette sual olunmazlar
    ve cennete girerler.
    Gayri müslim çocukları
    konusunda İslam
    bilginleri farklı
    görüşler ileri
    sürmüşlerdir. Doğru
    olan, bunların da
    Müslümanların çocukları
    hükmünde olmalarıdır.
    Zira onlar da İslam
    fıtratı üzerine doğmuş
    olup, erginlik çağına
    gelmeden öldükleri için
    günahsızdırlar. Bu
    yüzden onlar da kabir
    sualinden muaf olup,
    cennete girerler.
    Peygamber (S.A.V.) şöyle
    buyurmuştur: "Her doğan
    çocuk İslam fıtratı
    üzerine doğar. Ancak
    anne ve babası daha
    sonra kendi durumlarına
    göre onları ya Yahudi,
    ya Hıristiyan, ya da
    mecusî yaparlar."




    14- Hıristiyan ve
    Yahudilerin mü'minleri
    cennete girecek mi?



    Hz. Muhammed (S.A.V.)
    Efendimiz'in peygamber
    olarak gönderilmesinden
    sonra, bütün insanların
    ve bilhassa Yahudi ve
    Hıristiyanların kendi
    dinî kitapları gereğince
    Hz. Muhammed (S.A.V.)'in
    Peygamberliğini tasdik
    edip İslam'ı kabul
    etmeleri gerekir. Aksi
    takdirde kendi
    kitaplarını, dinlerini
    de inkar etmiş olurlar.
    Bu itibarla Allah'ın
    birliğine, Hz. Muhammed
    (S.A.V.)'in O'nun kulu
    ve elçisi olduğuna ve
    Kur'an-ı Kerim'deki
    bütün esaslara, olduğu
    gibi iman etmeyen hiç
    bir kimse İslam inancına
    göre cennete giremez.




    15- Büyük ve küçük
    günahlar hangileridîr?
    Bunlar nasıl
    affolunurlar?


    Küçük ve büyük
    günahların mahiyeti ve
    büyük günahların sayısı
    konusunda, İslam
    bilginleri arasında
    görüş ayrılıkları
    vardır. Bazı bilginler,
    ayet-i kerime ve hadis-i
    şeriflerde, büyük suç
    olduğu beyan edilen
    fiiller büyük günahtır,
    demişlerdir.-Bazı
    bilginler ise, ayet ve
    hadis-i şeriflerde
    (namaz kılmamak, zekat
    vermemek gibi) hakkında
    tehdit ve azap
    bildirilen şeyler büyük
    günahlardandır,
    demişlerdir. Bir hadis-i
    şerifte ise, tevbe
    edilmeyip, ısrarla
    işlenen küçük günahların
    da büyük günaha
    dönüşeceği, ifade
    buyrulmuştur. Gerçek şu
    ki;



    büyük ve küçük günah
    izafi terimlerdir.
    Nitekim sevaplar da
    böyledir. Daha büyüğü
    ile karşılaştırılan her
    şey küçüktür. Daha
    küçüğü ile
    karşılaştırılan bir şey
    ise, karşılaştırıldığı
    şeye göre büyüktür. Bu
    itibarla aynı günah,
    kendinden küçüğü ile
    mukayese edilirse, büyük
    sayılır; kendisinden
    büyüğü ile mukayese
    edilince de küçük olur.
    Mutlak ve en büyük
    günah, şirk ve küfürdür.
    Ondan büyük günah
    yoktur. Hadis-i
    şeriflerde büyük olduğu
    belirtilen günahlar:
    Allah'a şirk koşmak,
    cana kıymak, sihir
    yapmak, faizcilik
    yapmak, yetim malı
    yemek, zina yapmak,
    yalan



    olarak zina suçlamasında
    bulunmak, savaştan
    kaçmak, hırsızlık
    yapmak, içki kullanmak,
    yalancı şahitlik yapmak,
    yalan yere yemin etmek,
    başka-sının malını
    gasbetmek... gibi tiil
    ve davranışlardır. Büyük
    günahlardan dolayı Allah
    affetmez ise kul azap
    görür. Küçük günahlardan
    dolayı da kulun azap
    görmesi ehli sünnet
    görüşüne göre caiz
    görülmüştür.



    Allah'a şirk koşmak
    dışındaki tüm günahların
    şartlarına uygun olarak
    tevbe edilmesi halinde
    affedileceği
    bildirilmiştir. Bu
    konuda Kur'an-ı Kerim'de
    şöyle buyrulmuştur:




    "Allah'ın rahmetinden
    ümit kesmeyin! Çünkü
    Allah bütün günahlan
    bağışlar."(Zümer, 53).




    "Eğer yasaklandığınız
    büyük günahlardan
    kaçı-nırsanız sizin,
    küçük günahlarınızı
    örteriz ve sizi şerefli
    bir yere sokarız."(Nisa,
    31)



    16- Madem ki Hz. İsa
    sağdır, İncil de haktır,
    o halde yeni bir
    peygambere ihtiyaç var
    mıydı?


    Allahu Teala Kur'an-ı
    Kerim'de 'Ve Allah
    elçisi Meryem oğlu
    İsa'yı öldürdük"
    demeleri yüzünden
    (onları lanetledik).
    Halbuki onu ne
    öldürdüler, ne de
    astılar; fakat
    (öldürdükleri kişi)
    onlara isa gibi
    gösterildi. Onun
    hakkında ihtilafa
    düşenler bundan dolayı
    tam bir kararsızlık
    içindedirler; bu hususta
    zanna uymak dışında hiç
    bir sağlam bilgileri
    yoktur ve kesin olarak
    onu öldürmediler.
    Bilakis Allah onu
    (isa'yı) kendi katına
    yükseltti. Allah ve
    izzet ve hikmet
    sahibidir." (Nisa,
    157-158) buyurmak
    suretiyle Hz. İsa'yı
    kendi katına yükselterek
    yahudilerin onu
    öldüremediklerini beyan
    buyurmaktadır. Görüldüğü
    üzere, ayet-i kerimede
    Hz. İsa'nın sağ olduğu
    söylenmiyor, Onu
    Yahudilerin öldüremediği
    belirtiliyor.



    İslam bilginlerinin
    çoğunluğuna göre Allahu
    Teala onu manevi
    semalardaki özel yerine
    yükseltmiştir. Bazı
    İslam bilginlerine göre
    ise Allahu Teala onu
    yahudilerden korumuş,
    yahudiler onu
    öldürememiş, fakat eceli
    gelip vefat ettirmiş ve
    ruhunu ref’etmiştir. Bu
    itibarla Hz. İsa'yı,
    bedenen veya ruhen Allah
    kendi katına
    yükseltmiştir.




    Biz Müslümanlar Allah'ın
    peygamberlerine ve
    onlara indirilen suhuf
    ve kitapların hepsine
    inanırız. Allah'ın
    peygamberlerine
    gönderdiği kitaplar dört
    tanedir, bunlar Hz.
    Musa'ya indirilen
    Tevrat, Hz. Davud'a
    indirilen Zebur, Hz.
    İsa'ya indirilen İncil
    ve son peygamber Hz.
    Muhammed'e indirilen
    Kur'an-ı Kerim'dir.




    Ancak, Hz. Peygamber'den
    önceki peygamberler ve
    kendilerine indirilen
    kitaplar belli ve hususi
    bir kavme ve belirli bir
    zaman için
    gönderilmişlerdir. Bu
    itibarla bu kitapların
    hükümleri de belirli
    kavim ve muayyen bir
    zaman için geçerlidir.
    Hz. Peygamber'in
    peygamberliği ise hususi
    olma yıp umumidir. Bütün
    insanlığa
    gönderilmiştir. Tebliğ
    etmiş olduğu dinin
    hükümleri, umumi ve
    kıyamete kadar devam
    edecektir. Bu itibarla
    Hz. Peygamber'in din ve
    şeriatı, kendisinden
    evvel geçen şeriatlerin
    Tevrat ve İncil'in
    hükümlerini
    kaldırmıştır. Ayrıca
    bugün elde bulunan
    Tevrat, İncil,
    indirildiği şekliyle
    muhafaza edilmiş
    değildir. Halen
    Hıristiyanların elinde
    bulunan ve "Ahd-i Cedid"
    adını taşıyan kitaplar,
    Hz. İsa'ya Allah
    tarafından indirilen
    İncil değildir. Bu Ahd-i
    Cedid mecmuası içinde
    yazarların isimlerine
    göre adlandırılan dört
    incil vardır. Bunlar,
    Hz. İsa'dan en aşağı
    yarım asır sonra
    yazılmıştır ve
    muhtevaları da
    birbirinden farklıdır.
    Bu itibarla; bugün elde
    bulunan Tevrat, İncil ve
    Zebur'u Allah'ın
    peygamberlerine
    indirdiği ilahî kitaplar
    olarak kabul edemeyiz.
    Avrupalı yazar ve ilim
    adamlarının ileri
    gelenleri de bu
    kitapların asıl mukaddes
    ve ilahî kitaplar
    olmadığını itiraf
    etmektedirler. Semavî
    kitaplar içinde her
    yönden tağyir ve
    tahriften uzak, indiği
    gibi muhafaza edilen ve
    kıyamete kadar da
    muhafazası Allahu Teala
    tarafından garanti
    altına alınmış olan
    yegane ilahî kitap,
    Kur'an-ı Kerim'dir.




    17- İslam'da büyü var
    mıdır? Varsa nasıl
    korunmalıyız?


    Büyü veya sihir, bir
    takım acaip işler
    vasıtasıyla, başkaları
    üzerinde tesirler
    meydana getirmektir.
    Sihrin gözbağcılık
    denilen gerçek olmayan
    çeşitleri yanında,
    gerçek netice ve
    etkileri olan çeşitleri
    de vardır.



    Ancak,, mahiyeti ve
    nasıl etki yaptığı
    bilinememektedir. İslam
    dini, sihri inkar
    etmemiş;



    fakat itikadı bozduğu,
    tevhid inancına zarar
    verdiği, kötüye
    kullanıldığı ve kontrolü
    mümkün olmadığı için
    yasaklamıştır. Kur'an-ı
    Kerim'de: "Sihir-bazın
    felah bulmayacağı"
    (Taha, 69) beyan
    buyurulmuştur. Sihir ve
    büyüye karşı korunmak
    için, Allah'a sığınmak
    ve muavvizeteyn denilen
    Felak ve Nas sürelerini
    okumak tavsiye edilir.




    18- Falcılık nedir?
    Falcıya inanmak caiz
    midir?


    İnsanın güzel bir olayla
    veya sözle
    karşılaştığında
    iyimserliğe; kötü bir
    hal ile karşılaştığında
    ise kötümserliğe
    kapılması, yaratılıştan
    gelen fıtrî bir
    hadisedir. Ancak,
    iyimserlik ve
    kötümserliğe kapılarak
    bu gibi hallerin tesiri
    altında kalmak kişiyi
    evhama sevk edeceğinden
    kötü sonuçlar
    doğurabilir.



    Arapçadaki "F-E-L"
    kökünden olan fal
    sözcüğü iyimserlik ve
    iyiye yorma manasına
    gelmektedir. Hayırlı ve
    hayra teşvik edici
    sözler de bu
    kabil-dendir. Bu
    manadaki fal için
    peygamberimiz:




    "İslam'da uğursuzluk
    yoktur. Ancak fal'ı (iyi
    sözü) beğenmekteyim"
    buyurmuştur. Görüldüğü
    üzere bir şeyi uğursuz
    saymak onun etkisinde
    kalmak yersiz ve
    dayanaksızdır. Bilakis
    ümitvar olmak Allah'a
    güvenip O'ndan güç
    alarak hayatımızı
    değerlendirmek her
    Müslümanın görevidir.




    Günümüzde halk arasında
    fai diye ifade edilen ve
    kahve fincanı veya bir
    takım şeylere bakarak
    kişinin geleceği ile
    ilgili hususlarda
    hükümler çıkarmak
    yanlıştır, dinimizde
    yeri yoktur.



    Günümüzdeki manası ile
    fal, cahiliyet döneminde
    müşriklerin
    uyguladıkları oklarla
    nasibini tespit etmek ve
    gelecekle ilgili
    bilgiler aktarmaktır ki,
    bunu yapmak ve ona
    inanmak dinen caiz
    değildir.



    19- Mezhepler niçin
    ortaya çıkmıştır?
    Bunlarsız olmaz mı?



    Mezhep; gidilecek yol,
    benimsenen metod, usuI
    ve görüş demektir. Dinde
    mezhep, herhangi bir
    İslam müctehidinin
    Kur'an-ı Kerim ve
    hadis-i şeriflerden ilmî
    metodlarla çıkardığı
    hükümlerdir.



    Her Müslümanın dinî
    meseleleri doğrudan
    doğruya asıl kaynak olan
    Kur'an-ı Kerim ve
    sünnetten öğrenmesi
    mümkün değildir. Bunu
    ancak kendilerini dini
    ilimlere verip, ihtisas
    sahibi olan müctehid
    bilginler yapabilirler.
    Bundan dolayı halk,
    bölgelerinde yetişen bu
    müctehid bilginleri
    açıklamalarını,
    görüşlerini benimseyip
    onlara uymuşlardır. Bir
    müctehidin ictihad ve
    açıklamaları, geniş halk
    tabakaları tarafından
    benimsenince.
    kendiliğinden o bilginin
    adıyla bir fıkıh mezhebi
    ortaya çıkmış oluyor.
    Sahabeden sonra,
    Tabiîler ve onlardan
    sonra gelen devirlerde
    bir çok müctehid imamlar
    yetişmiş ve böylece bir
    çok fıkıh mezhepleri
    ortaya çıkmıştır. Fakat
    zamanla bu mezheplerin
    çoğunun mensubu kalmamış
    ancak dört mezhep
    hükümlerinin uygulaması
    devam edegelmiştir.




    20- Müslüman birisinin
    mutlaka bir tarikata
    girmesi "emir'e" bir
    "şeyh'e" biat etmesi
    şart mıdır?


    Bu hususu açıklar
    mısınız?


    Tarikat, hakka ermek
    için tutulan bir takım
    kuralları ve zikir
    yöntemleri bulunan yol
    anlamınadır. Bu alanla
    ilgilenen Müslümanlara
    saflık ve duruluk
    anlamına gelen sufi
    denile gelmiştir. İlk
    sufiler kendilerinden
    tecrübeli ve yaşlı
    üstadlardan geniş ölçüde
    faydalanmakla beraber,
    belli bir tarikat
    kurmamışlardır.
    Görüşlerini ve manevi
    tecrübelerini sohbet
    yoluyla çevrelerinde
    toplananlara aktara
    gelmişlerdir.



    Tarikatlar 6-7.
    asırlarda ortaya çıkmış,
    zamanla
    kurumsallaşmışlardır.
    Tarikatlarda herkes
    kendi meşrebine, ruh
    yapısına, dünya görüşüne
    ve manevi zevkine göre
    bir yol tutar.




    Bir tarikata intisab
    etmek gerekli midir?




    İnsan, dinî ve hukukî
    emirlere karşı mükellef
    olabilmesi için bir kaç
    devreden geçer. Bu
    devreler, cenin,
    çocukluk, temyiz yaşı ve
    rüşd devreleridir. Buluğ
    çağına eren ve reşid
    olan her Müslüman dinî
    mükellefiyetlerine hiç
    aracı olmadan kendisi
    muhatap olur. Zira dinî
    nasslar mükellef bulunan
    her Müslüman’a dolaysız
    olarak yöneliktir. Bu
    manadan olmak üzere
    Peygamberimiz (S.A.V.)
    İslam'da ruhbanlığın
    olmadığını bildirmiştir.




    Allah Peygamberimize
    dini insanlara iletme,
    tebliğ etme ve öğretme
    görevi vermiş, kulların
    iman edip etmemelerinin
    bile onun yetkisinde
    olmadığını bildirmiştir.
    Din bilginleri,
    tebliğciler, şeyhler ve
    bu yolda emek verenlerin
    rolü de, dini ve güzel
    ahlakı öğretmek ve
    Müslümanlara bu alanda
    kılavuz olmaktan ileri
    geçmez.



    Kendisini şeyh olarak
    sunan kişi, etrafındaki
    Müslümanlara dini doğru
    şekilde öğretmeli,
    kendisinin ancak dini
    öğreten tebliğ eden ve
    çevresindekilere
    yardımcı olan bir kişi
    olarak bildirmelidir. Bu
    faaliyetlerinde rehberi
    ve önderi Kitap ve sahih
    sünnet olmalıdır. Bu iki
    kaynağa ters düşen
    gelişmelere sebebiyet
    vermemelidir.



    Son yıllarda tarikat
    adına meydana gelen
    dinin tasvip etmediği
    gelişmelere çokça
    rastlamak mümkündür. Bu
    gelişmeleri gözönünde
    bulundurarak şunları
    söylemek gereklidir.




    Tarikat uygun tanımıyla
    alim ve kamil bir
    mürşidin denetiminde
    ibadet ve zikir yoluna
    koyularak İslam'da
    tevhid hakikatine
    ulaşmak için tutulan
    kulluk çizgisidir.
    Tarikat imamları kendi
    adlarına birer tarikat
    kurmamışlar bu
    çalışmalarını
    guruplaşmalara götürecek
    bir faaliyet olarak da
    sunmamışlardır. Ancak,
    kendilerinden sonra
    gelen müridler o
    imamların süluk
    ettikleri yoldan
    gittiklerinden bu yol o
    imamlara (şeyh) nisbet
    edilmiştir. Bu itibarla,
    Müslüman için asıl olan,
    inanmak, ibadet ve
    muamelat esaslarını
    ihtiva eden ve Allah
    tarafından peygambere
    vahyedilerek insanlara
    bildirilen hükümlerin
    tümüne bağlı kalmaktır.
    Hiçbir Müslüman’ın
    herhangi bir tarikate
    girmek gibi bir dini
    yükümlülüğü yoktur.




    21- İslam'da rabıta var
    mıdır? İzah eder
    misiniz?


    Rabıta Arapça "Rabata"
    kökünden türemiştir.
    Müslümanların
    birbirlerine
    bağlılığını, Allah
    yolunda sabretmelerini
    ve bekçilik yapmalarını
    ifade eder. Daha sonra
    İslam ülkesi
    sınırlarında
    bekleyenlere;



    gerek süvari ve gerek
    piyade olsun, genellikle
    "murabıt" adı
    verilmiştir. Fıkıh
    terminolojisinde,
    "murabıt" Allah yolunda
    silah altında bulunan,
    kışla ve karakollarda
    duran, nöbet bekleyen
    askerler demektir. Hz.
    Peygamber (S.A.V.) bu
    manada;



    "Allah yolunda bir gün
    nöbet beklemek, dünya ve
    içindekilerden
    hayırlıdır" buyurmuştur.



    Bu
    kelime ile ilgili mana
    ve yorumlar böyle iken,
    bazı mutasavvıflar onu
    değişik manalarda
    kullanmışlardır. Onlara
    göre ribat veya Rabıta:
    Müridin kalben şeyhi ile
    beraber olması, bağlantı
    kurması, yani manevi
    birlikteliktir.




    Müridin kendine şeyh
    olarak seçtiği kişiyi
    yüceltip onun şahsını
    gönlünde tasavvur edip
    tazim etmekten ibarettir
    ki, bazı müridler
    yeterli temel dinî
    bilgiden mahrum
    oldukları için bu konuda
    aşırılığa da
    düşebilmektedir.




    Meşayih'in ruhlarından
    yardım ve medet ummak,
    onların, menfaatı temin
    edecek, mazarratları
    defedecek güçte
    olduklarına, gaybı
    bildiklerine inanmak,
    insanın dünya ve ahiret
    işlerinde bir takım
    tasarrufta
    bulunabileceklerini
    zannetmek yanlıştır.
    Bunların kabirlerini
    aynı inançla ziyaret
    edip onlara kurban
    adamak da dinen
    tehlikeli bir
    davranıştır.



    Alimleri, faziletli
    insanları, Allah
    dostlarını sevmek, ilim
    öğrendiği kişilere karşı
    saygılı olmak bir
    Müslümandan beklenilen
    bir davranıştır.




    Ancak, Allah'dan
    beklenilmesi gerekeni
    -kim olursa olsun-
    başkalarından beklemek
    dinimizin tevhid ruhuna
    aykırıdır. Bu anlamda
    rabrta, insanı şirke
    kadar götürebilir.




    22- Peygambere "vahy"
    gelir derler "vahy" ne
    demektir?


    Arapçada süratle işaret
    etmek, bir işte sürat
    göstermek, yazı yazmak,
    elçi göndermek, gizlice
    bir şey söylemek gibi
    lügat manası taşıyan
    vahyin dinî manası:
    Allah'ın, ilim ve
    hidayet türünden
    kullarının bilmesini
    istediği hususları
    seçtiği elçilerine gayrı
    mu'tad ve gizli yöntemle
    bildirmesi demektir.




    Allah'ın Peygamberlerine
    vasıtasız veya melek-ler
    aracılığıyla öğütlerini,
    emir ve yasaklarını
    bildirmesine vahy denir.
    Allah'ın meleklerine
    hitabına da vahy denir.
    "Rabbin meleklere,
    şüphesiz ben sizinle
    beraberim, iman edenlere
    sebat telkin edin, diye
    vahyediyordu..."(Enfal,
    12)



    Kur'an'a göre vahyin
    muhatabı
    Peygamberlerdir.
    "Öncekiler gibi seni de,
    kendilerinden evvel nice
    ümmetler gelip geçmiş
    olan bir ümmete sana
    vahyettiklerimizi onlara
    okuman için gönderdik."
    (Ra'd, 30)



    Vahyin bir çok kısımları
    vardır:



    a-Allah'ın, aracı
    olmadan Peygambere vahy
    etmesi,


    b-
    Elçisinin kalbine
    ulaştırmak istediği
    bilgileri ilham yoluyla
    iletmesi,


    c-
    Sadık rü'ya şekli,



    d-
    Vahy meleği (Cebrail)
    vasıtasıyla vahyin geliş
    şekli bunlardandır.




    Vahy getiren melek,
    Peygamber (SAV)'e bazen
    kendi gerçek
    görüntüsüyle, bazen
    insan suretinde,
    gelmekteydi.



    Kur'an-ı Kerim, Allah
    tarafından Cebrail
    vasıtasıyla
    peygamberimize
    gönderilen Allah
    Kelamıdır.



    "Onlara de ki: Size.
    benim yanımda Allah'ın
    hazineleri var
    demiyorum. Ben, gaybı
    bilmem. Size, hakikaten
    ben bir meleğim de
    demiyorum. Ben. bana
    vahyedilenden başkasına
    uymam." (En'am, 50)



    "0
    gönderilen, vahiyden
    başka bir şey değildir;




    Onu, müthiş kuvvetlere
    malik, akıl ve fikir
    bakımından olgun olan
    Cebrail
    öğretti..."(Necm, 4-5)




    23- İlham ne demektir?
    Kimlere gelir?



    İlham kelime olarak
    lokmayı tutturmak veya
    yutturmak anlamına
    gelmektedir. Terim
    olarak ise, Allah'ın,
    kulun kalbine feyz
    yoluyla ilka ettiği
    (koyduğu) bilgi veya
    özel mana demektir.




    İnsanın kalbine Allah
    tarafından ilka edilen
    manaya "ilham"; Şeytan
    tarafından ilka edilen
    tikir ve manaya da
    "vesvese" denir. Buna
    göre ilham hayır ve
    iyilik hissine
    münhasırdır. Kul bu
    bilgiyi bir gayret
    göstermeden elde eder.
    Gazzali'ye göre ilham'ın
    kaynağı ya Allah veya
    melektir.



    Allah kullarına yönelik
    sahiplik ve mürşitlik
    vasfını ya herhangi bir
    kulunun kalbine bir mana
    veya fikir ilka ederek
    veya peygamberlere
    risalet vermek sureti
    ile gösterir.
    Birincisine ilham
    ikincisine ise vahy
    denir. Veliler ilhamı
    almaya daha
    müsaittirler. Zira
    kalpleri buna önceden
    hazırlanmıştır. İlham bu
    suretle, tefekkür ve
    istidlal yolu ile değil
    de, gelen ilham'ın
    nasıl, nereden ve niçin
    geldiğini söylemesine
    imkan vermeden, anî
    olarak kesbedilmesi
    bakımından, ilm-i
    aklî'den, ayrılır. Bu,
    Allah'ın bir feyzi olup,
    vahyden şu bakımlardan
    ayrılır: Vahy getiren
    melek peygamber
    tarafından görülebilir
    ve vahyde mündemic olan
    mesajlar bütün
    beşeriyete aittir.
    Halbuki ilham yalnızca
    buna mazhar olan şahsa
    mahsustur.



    İlham, İslam
    bilginlerinin
    çoğunluğuna göre,
    kendisine ilham vaki
    olan kişi dışındakiler
    için, hüccet sayılmaz.
    Ancak ilham peygamberden
    sadır olmuşsa o takdirde
    hüccet sayılır. Sufilere
    göre ilham kimden sadır
    olursa olsun hüccettir.
    '



    Cumhurun gerekçesi
    şudur: Eğer ilham hüccet
    kabul edilirse konu
    zabtu rabt altına
    alınamaz ve çeşitli
    tenakuz ve tezatlar
    yaşanır.



    24- Tenasül uzvundan
    gelen sıvılar kaç
    çeşittir? Dinî hükümleri
    nedir?


    Tenasül uzvundan gelen
    sıvılar meni, mezi ve
    vedi olmak üzere üç
    çeşittir.


    a)
    Meni: Şehvetle yerinden
    ayrılıp, şehvetli veya
    şehvetsiz olarak tenasül
    uzvundan dışarıya çıkan
    ve kendine mahsus kokusu
    olan beyaz renkli koyu
    bir sıvıdır.



    b)Mezi: Tenasül uzvunun
    intişarından sonra,
    şehvetsiz olarak gelen
    beyaz renkli ince sıvıya
    denir.



    c)Vedi: Küçük abdestten
    sonra gelen, kokusuz,
    beyazımsı bulanık
    yapışkan sıvıdır.




    Meni, mezi ve vedi her
    üçü de necistir. Diğer
    necasetlerde olduğu
    gibi, elbiseye bulaşan
    el ayası kadar olan
    mikdarı namazın
    sıhhatine engeldir.




    Ancak, mezi ve vedi
    abdesti bozarsa da gusül
    yapmayı gerektirmez.
    Meninin ise şehvetle
    yerin-den ayrıldıktan
    sonra, şehvetli veya
    şehvetsiz olarak
    dışarıya çıkması ile
    gusül abdesti gerekir.



    25- Saçlan bıyıkları boyamanın gusle engel
    hali var mıdır?

    Saçları veya bıyıklan kına ve benzeri, suyun nüfuzuna
    engel olmayacak nitelikteki boyalarla boyamak gusül abdestine mani değildir.

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:34 pm


    26- Devamlı gözlerden
    yaş gelmesi abdesti
    bozar mı?


    Gözde bir hastalık
    olmaksızın, gözden akan
    yaş abdesti bozmaz.
    Hastalık sebebiyle olan
    akıntı abdesti bozar. Bu
    akıntı devamlı ise, o
    kişi, sahib-i
    özürsayılır.



    Gözden devamlı gelen
    yaşın bir hastalık
    sebebiyle olup
    olmadığına uzman bir
    doktor karar verebilir.




    Sahib-i özür sayılan
    kimse, her namaz
    vaktinde abdest alır.
    Özür dışı sebeplerden
    dolayı abdesti
    bozulmadıkça, aynı
    abdest ile ve aynı vakit
    içinde, o vakte ait
    namazdan başka dilediği
    kadar kaza ve nafile
    namazları kılabilir.
    Vaktin çıkması ile
    özürlünün abdesti
    bozulur; vakit girdikten
    sonra, tekrar abdest
    alır.



    27- İş elbisesi ile
    narriaz kılmak caiz
    midir?


    Namazın şartlarından
    birisi de necasetten
    (pislikten) taharettir.
    Kan, idrar, şarap, dışkı
    ve benzeri necasetler,
    namaz kılacak kişinin
    elbi-sesinde, bedeninde
    ve namaz kılacağı yerde
    kesinlikle
    bulunmamalıdır.




    Kişinin iş elbisesinde
    bu tür pislikler yoksa,
    namazın sıhhati
    yönünden, temiz
    hükmündedir. İşin
    cinsine göre iş
    elbisesinde bulunan
    badana, boya, madenî
    yağlar, pas, kir ve
    benzerleri namazın
    sıhhatine manî değildir.




    Ancak kişi, camiye veya
    mescide gidecekse temiz
    elbise giymesi Kur'an-ı
    Kerim'in emridir. Örf,
    adet ve medeniyet gereği
    olarak camiye veya
    cemaate giden kimsenin
    en güzel elbiselerini
    giymesi cemaate saygının
    bir gereğidir. Aksini
    yapmak hoş değildir.
    Gerek evde, gerek diğer
    yerlerde tek başına da
    olsa namazların temiz ve
    güzel bir kıyafetle
    kılınması, şüphesiz daha
    iyidir.



    28- Sabah namazının
    başlangıç ve bitiş vakti
    ne zamandır?


    Fecr-i Sadık yani
    takvimlerde imsak vakti
    olarak gösterilen saatte
    sabah namazının vakti
    girer. Güneşin doğmaya
    başlaması ile sabah
    namazının vakti çıkmış
    olur. Bu süre içinde
    kılınmayan namaz kazaya
    kalmış olur ve kaza
    niyyetiyle kılınır. 0
    günün sabah namazı
    öğleden önce kaza
    edilirse sünnetiyle
    birlikte kaza edilir.




    29- İmsaktan hemen sonra
    sabah namazı kılınabilir
    mi?


    İmsak vaktinin girmesi
    ile yatsı vakti çıkmış,
    sabah namazı vakti
    girmiş olur. Bu itibarla
    imsak vakti girince
    (yani Fecr-i sadık
    denilen tan yerinin
    ağarması olayı
    başlayınca) sabah namazı
    kılınabilir.



    30- Sabah namazı kuşluk
    vaktinde nasıl kılınır?
    Eda mı kaza mı?



    Güneşin doğmaya
    başlaması ile sabah
    namazının vakti çıkmış
    olur. Daha sonra, o gün
    öğle vaktinden önce
    kılınmış da olsa artık o
    namaz eda değil,
    kazadır. Ancak aynı gün
    öğle vaktinden önce kaza
    edildiği takdirde sabah
    namazı sünneti ile
    birlikte kaza edilir.
    Daha sonra kaza edildiği
    takdirde artık sünnet
    kılınmaz.



    31- Hoparlörle ezan
    okumak, namazda imama
    uymak caiz midir?



    Hoparlör sesin kuvvetini
    artırıcı bir alettir.
    Hoparlörden çıkan ses,
    aksi seda (yankı) değil;




    mikrofon başında okuyan
    veya konuşan kişinin
    kendi sesidir. Bu
    itibarla, daha
    uzaklardan duyulması
    için ezanın mikrofondan
    okunmasında; vaiz, imam
    ve müezzinin sesinin
    caminin her tarafından
    duyulması için camilere
    hoparlör konulmasında ve
    cami içinde imamın
    hoparlörden duyulan
    sesine iktida
    edilmesinde dinen bir
    sakınca yoktur.




    32- Ezanı müteakip
    okunan ezan duası imam
    tarafından okunup cemaat
    "Amin" dese; caiz mi?



    Ezanın sonunda, hem
    müezzin, hem de ezanı
    işitenlerin, salavat-ı
    şerife okuyup vesile
    duasında bulunmaları
    müstehaptır. Bunu da
    kendi başlarına ve
    kendilerinin
    işitecekleri seviyede
    yapmalıdırlar.




    Cemaatten birinin yüksek
    sesle "vesile duasını"
    okuması cemaatin de
    "amin" demesinin adet
    haline getirilmesi
    bid'attır. Cemaatin bu
    duayı ezberlemesi
    görevlilerce sağlanmalı,
    bunu bilmeyenlerin başka
    salat-ü selamları
    okuyabilecekleri de
    unutulmamalıdır.




    33- Namazdan sonra
    beraberce tesbih
    çekmenin bid'at
    olduğunu, tesbihin
    sünnet olmadığı,



    daha sonra bid'at olarak
    ortaya çıktığını
    söylüyorlar. Siz ne
    dersiniz?


    Namazların sonunda
    yapılan tesbihat
    müstehaptır. Cemaatle
    toplu halde
    yapılabileceği gibi, tek
    başına da yapılabilir.
    Sözkonusu tesbihatın
    müstehaplığı hadis-i
    şerifle sabittir.




    34- Camiye giren
    oradakilere selam
    vermeli midir?



    Meşguliyet nedeniyle
    verilen selamı alma
    imkanı olmayanlara selam
    verilmez. Mesela, yemek
    yiyen, abdest bozan,
    zikır, tesbih, ezan ve
    ikametle meşgul
    bulunanlara, namaz
    kılanlara, vaaz ve
    nasihatta bulunanlara ve
    bunları dinle-yenlere
    selam vermek mekruhtur.




    Bunlardan biriyle meşgul
    olmayıp, verilen selamı
    alma imkanı bulunan
    kimselere, cami içinde
    de olsa, selam vermekte
    bir sakınca yoktur.




    35- Namazda herkes imam
    olabilir mi? İmametin
    şartları nelerdir?



    Cemaatle namaz kılmak
    erkekler için sünnet-i
    müekkededir. Cemaatle
    kılınan namaz, münferit
    olarak kılınan namazdan
    yirmibeş veya yirmiyedi
    derece efdaldir.
    Cemaatle namaz
    kılabilmek için, bir
    imam gereklidir. İmamlık
    yapacak kişilerde şu
    şartlar aranır:



    1.
    Müslüman olması,



    2.
    Akıllı olması,



    3.
    Bulüğ çağına ermiş
    olması,


    4.
    Erkekolması,


    5.
    Namaz sahih olacak
    ölçüde Kur'an-ı Kerim'i
    okuyabilmesi,


    6.
    Kekemelik, pepelik,
    abdest tutamamak gibi,
    imamlığa engel bir
    özrünün bulunmaması.




    Yukarıdaki nitelikleri
    taşıyan, her Müslümanın
    arkasında, namaz kılmak
    caizdir. Aynı derecede
    ümmî olanlar
    birbirlerine İmamlık
    yapabilirler.



    36- İmama uyan kimse
    kendi hatası için sehiv
    secdesi yapar mı?



    Cemaatten birinin imama
    uyarak kıldığı namaz-da;
    kendi yaptığı sehvden
    dolayı ne kendisi ne de
    İmam için sehiv secdesi
    gerekmez.



    37- Cemaat imama,
    caminin alt, üst ve yan
    odalarından iktida
    edebilir mi?


    Bir mescidin içerisi ve
    avlusu mescid olduğu
    gibi bitişik
    müştemilatı, alt ve üst
    katları da, imama iktida
    bakımından mescit
    hükmündedir. Keza
    mescitlerin "Fina-i
    mescit" denilen etrafı,
    yani kendilerine bitişik
    olup aralarında yol
    bulunmayan sahaları da
    imama iktida hususunda
    mescit hükmündedir. Bu
    itibarla, saflar adı
    geçen yerlere kadar
    uzanmasa bile,
    buralardan imama iktida
    sahihtir.



    38- Cami içinde saflar
    dolmadan, müezzin
    yanından, yani arkadan
    imama uymak caiz midir?



    Cami içinde ön
    taraflarda boşluk
    varken, zaru-ret
    bulunmadıkca gerilerden
    imama uymak caiz ise de
    mekruhtur.



    39- Camide özel bir yeri
    sahiplenmek, seccade
    sermek doğru mudur?



    Bir kimsenin cami ve
    mescitlerde kendisi için
    özel bir yer tayin ve
    tahsis ederek namazları
    daima orada kılması
    mekruhtur.



    40- Helal olmayan bir
    para ile yapılan camide
    ibadet makbul müdür?



    Dinen haram olan işleri
    yapmak suretiyle elde
    editen kazancın,
    karşılığında sevap
    beklemeden (yol, köprü,
    çeşme... gibi yerlere
    sarfedilerek) elden
    çıkarılması gerekir. Bu
    tür kazançların cami ve
    mescid gibi mukaddesatla
    ilgili yerlere sarfı
    İslam bilginlerince
    mekruh görülmüştür.
    Ancak meşru yoldan elde
    edilmeyen para ile cami
    yapıt-dığı takdirde bu
    camide namaz kılınır,
    kılınan namazların
    iadesi gerekmez.




    41- İşyerinde namaz
    kılmak için işverenin
    izni şart mıdır?



    Müslüman bir işçinin
    çalıştığı yerde namaz
    kılması için iş
    disiplini ve düzeni
    açısından işverenin veya
    amirinin iznini alması
    uygun olur. Yine aynı
    şekilde işverenin veya
    iş yerinde sorumluluk
    alan kimsenin Müslüman
    işçi çalıştırması
    halinde onların günlük
    dini görevi olan
    namazlarını kılabilme
    imkanını sağlaması
    gerekir.



    İşçinin mesaisini su-i
    istimal etmemesi
    kaydıyla işveren
    bilhassa farz ve vacip
    namazların kılınmasından
    işçisini men edemez.
    Çünkü Allah'a isyan
    konusunda mahluka itaat
    yoktur. Aksi halde
    işçinin, ibadetini
    yapabileceği başka bir
    iş bulması gerekir.




    42- Secde ayeti okununca
    hemen secde etmek şart
    mıdır?


    Kur'an-ı Kerim'de 14
    secde ayeti vardır.
    Bunlar-dan birini okuyan
    veya işiten her
    mükellefin secde etmesi
    icap eder. Namaz dışında
    secde ayeti
    okunur-okunmaz hemen
    secde edilmesi vacip
    değildir. Daha sonra
    müsait bir zamanda
    yapılabilir. Ancak,
    zaruret bulunmadıkça
    tehir edilmemesi uygun
    olur.



    Namazda okunduğu
    takdirde ise, secde
    ayetin-den sonra, üç
    ayetten daha çok
    okunacaksa, hemen secde
    edilir ve kıyama kalkıp
    kıraate devam edilir.
    Secde ayetinden sonra,
    ancak üç ayet veya daha
    az okunacak ise namazda
    yapacağı ruku' ve secde
    ile tilavet secdesi de
    yerine getirilmiş olur;
    ayrıca secde gerekmez.




    43- Namaz esnasında alın
    secdede iken, ayakların
    yere değmesi nasıl
    olmalıdır?


    Bir hadis-i şerifte "yüz
    (alın) iki eller, iki
    dizler ve iki ayak
    uçları olmak üzere yedi
    aza üzerine secde
    etmekle emrolundum"
    buyrulmuştur. Bu
    itibarla namaz kılan
    kişi secdede alnını
    burnunu, iki ayağını ve
    iki eli ile iki dizini
    yere veya yere bitişik
    bir şey üzerine koyar.
    İki ayağın veya en az
    bir ayağın parmakları
    yere konulmadıkça secde
    sahih olmaz.



    44- Namazda secde edilen
    yer ayağın bastığı
    yerden ne kadar yüksek
    olursa secde sahih
    olmaz?


    Secde edilen yerle
    namaza durulan yerin
    aynı



    yükseklikte olması
    asıldır. Secde edilen
    yerin yüksekliği, ayak
    basılan yerden, on iki
    parmak (yaklaşık 23
    cm)'1an daha yüksek
    olmamalıdır. Secde yeri
    daha fazla yükseklikte
    olursa, secde sahih
    olmaz.



    Cemaatin kalabalık
    olması nedeniyle arka
    safta bulunanlar, ön
    saftakilerin sırtına
    secde ederek namaz
    kılmaya mecbur
    kalırlarsa; (secde eden
    ve sırtında secde edilen
    kimseler aynı namazı
    cemaatle kılmış olmak
    şartı ile) yüksekliğe
    itibar edilmez; secde ve
    namaz sahihtir.




    45- Kadınlar başı açık
    namaz kılabilirler mi?
    Cuma namazı kılabilirler
    mi?

    a)
    Kadınların el, yüz ve
    ayakları hariç bütün
    uzuvları avrettir. Yani
    örtülmesi farzdır. Bu
    itibarla kadınların baş
    açık namaz kılmaları
    caiz değildir.



    b)
    Kadınlara cuma namazı
    farz değildir. Bunun-la
    beraber camiye gidip
    cemaatle cuma namazını
    kılarlarsa, o vaktin
    farzını eda etmiş
    olurlar. Bu takdirde o
    günün öğle namazını
    kılmaları gerekmez.




    46- Kadının imameti caiz
    midir?


    Kadının kadına imameti
    caiz, fakat mekruhtur.
    Eğer kadınlar kendi
    aralarında cemaatle
    namaz kılacak olurlarsa,
    imam olacak kadın,
    erkekler gibi öne
    geçmez. Safın arasında
    durur. Öne geçmesi
    mekruhtur.



    47- Bir hanım namaz
    kıldıktan sonra saçını
    açarsa abdesti bozulur
    mu?


    Gerek namazdan önce,
    gerek namazdan sonra,
    bir hanımın başını veya
    başka bir uzvunu açması
    ile abdesti bozulmaz.
    Başı ve örtülü olması
    gereken diğer uzuvları
    örtülü olarak kıldığı
    namazı sahihtir. Ancak,
    hanımların, namaz
    dışında da (el, ayak ve
    yüz hariç) dinen kapalı
    bulunması gereken
    uzuvlarını, aralarında
    evlilik caiz olan
    yabancı erkekter yanında
    açık bulundurmaları
    haramdır.



    48- Müslüman bir kadın
    pantolon giyebilir mi?
    Bununla namaz kılabilir
    mi?


    Namaz için özel bir
    kıyafet yoktur.
    Tesettürü sağlayan teni
    gösterecek derecede
    ince, şeffaf ve vücut
    hatlarını belirtecek
    derecede dar olmayan her
    temiz elbise ile namaz
    kılmak caizdir.



    Bu
    itibarla dar olmayan
    pantolon veya herhangi
    bir elbise ile
    hanımların namaz
    kılmasında dinen bir
    sakınca yoktur. Ancak
    hanımların, hanımlara
    mahsus kıyafetleri,
    erkeklerin de
    kendilerine mahsus giyim
    ve kıyafet şekillerini
    tercih etmeleri gerekir.




    49- Erkeklerin
    kendilerini göreceği
    yerlerde,


    kadınların namaz
    kılarken kıyamı
    terketmeleri yani namazı
    oturarak kılmaları caiz
    midir?


    Farz namazlarda kıyam,
    namazın farzlarındandır.
    "Erkekler görüyor"
    gerekçesiyle hanımların
    farz olan kıyamı
    terkedip, oturarak namaz
    kılmaları caiz değildir.



    50- Kadınların vakit namazlarında camiye
    gitmeleri caiz midir?

    Kadınların namazlarını evlerinde kılmaları efdal ise de;
    namaz vakitlerinde mescide giderek, kendilerine ayrılan bölümlerde namazlarını
    kılmalarında vaaz ve nasihat dinlemelerinde dinen bir sakınca yoktur


    Yarattığın kıvılcım her şeyi yaktı Rabbim
    Kaderim bana yalnız Sen’i bıraktı Rabbim

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:35 pm


    51- Kadınlar teravih
    namazına camiye gitmekle
    daha çok sevap mı
    kazanırlar?


    Kadınların, namazlarını
    evlerinde kılmaları daha
    faziletli olmakla
    birlikte, günümüzde
    camide va'z dinleyerek,
    bilmedikleri şeyleri
    öğrenmeleri, imamın
    arkasında namaz
    kılarken, hatalı
    okuyuşlarını düzeltme
    imkanı elde etmeleri ve
    cemaat faziletini
    kazanmaları bakımından,
    tesettür ve İslamî adaba
    riayet ederek teravih
    namazı için cami ve
    cemaate gitmelerinde bir
    sakınca yoktur.




    52- Teravih namazı ne
    kadar süratli
    kılınabilir?


    Teravih namazı Ramazan-ı
    şerife mahsus yirmi
    rek'at, sünneti müekkede
    bir namazdır. İki
    rek'atte bir selam
    verildiği takdirde akşam
    namazının sünneti gibi
    dört rek'atta bir selam
    verildiği zaman yatsı
    namazının dört rek'at
    ilk sünneti gibi
    kılınır. Hangi namaz
    olursa olsun, daima
    tadil-i erkana riayet
    edilmesi gerekir.




    Teravih namazı, cemaat
    halinde kılındığı zaman
    imamın cemaatı
    bıktıracak ölçüde uzun
    kıraat yapması uygun
    olmadığı gibi Fatiha'dan
    sonra kısa bir süre veya
    üç kısa ayetten noksan
    okunması da uygun
    değildir. Harflerin
    hakkı verilmeli, süratli
    okuyacağım diye harfler
    birbirine
    karıştırılmamalıdır.
    Oturuşlarda Tehiyyattan
    sonra salli, barikler de
    tam okunarak
    kılınmalıdır.



    53- Teravih sekiz rek'at
    kılınır mı?


    Teravih namazı Ramazan-ı
    şerife mahsus yirmi
    rekattan ibaret sünneti
    müekkede bir namazdır.
    Sekiz rek'at kılan bir
    kimse bu namazı tam
    kılmış sayılrnaz. Zaruri
    bir durum bulunmadıkça
    20 rek'atın tam
    kılınması uygun olur.
    Ancak sekiz rek'at kılan
    kimse de kıldığı
    kadarının sevabını alır.




    54- Kandil gecelerinde
    özel bir namaz var
    mıdır?


    Kandil gecelerine ait
    özel bir namaz yoktur.
    Fakat bu mübarek
    geceleri, kaza namazı
    veya nafile namaz
    kılarak, Kur'an
    okuyarak, tevbe istiğfar
    ederek ve diğer
    ibadetlerle
    değerlendirmek uygun
    olur.



    55- Kabir namazı diye
    bir namaz var mıdır?



    Hz, Peygamber (S.A.V.)
    Efendimiz'in kıldığı ve
    kılınmasını tavsiye
    ettiği namazlar arasında
    "kabir namazı" adıyla
    bir namaz yoktur.




    Fazla sevap kazanmak
    maksadıyla bir kimse
    istediği kadar Allah
    rızası için nafile namaz
    kılabilir.



    Fakat, dinin aslında
    olmayan bir isim ile
    namaz ihdas etmek doğru
    olmaz.



    56- Sünnet namazlar
    terkedilir mi?



    Sünnet namazlar,
    sünnet-i müekkede,
    sünnet-i gayri müekkede
    olmak üzere ikiye
    ayrılır.



    Sünnet-i Müekkede olan
    namazlar, Peygamber
    (S.A.V.) Efendimiz'in
    devamlı kılıp pek az
    terketmiş oldukları
    sünnetlerdir. Bu
    sünnetlerin yapılması
    sevaptır. Kasten terk
    edilmesine azap yok ise
    de; itap (azar) vardır.
    Ancak aşırı yorgunluk,
    hastalık ve benzeri
    durumlarda sünnet
    namazlar terk
    edilebileceği gibi
    yolculuk esnasında
    seferi durum da da terk
    edilebilir.



    Sünnet-i gayri müekkede;
    Peygamber Efendimiz'in
    ibadet maksadı ile
    ara-sıra yapmış
    oldukları şeylerdir. Bu
    sünnetlerin yapılması
    güzeldir. Sevaba ve
    Peygamberimiz'in
    şefaatine vesiledir.
    Kılanlar, sevabını
    alırlar; terk edilmesi
    ise azarlanmayı
    gerektirmez.



    57- Namaz borcu olan
    kimselerin, sünnet
    yerine kaza namazı
    kılmaları mı,


    yoksa sünnetleri
    terketmemeleri mi daha
    iyidir?


    Hanefi mezhebine göre,
    üzerinde namaz borcu
    olan kimselerin, kaza
    namazı kılmaları beş
    vakit namazın
    farzlarından önce ve
    sonra kılınmakta olan
    revatib sünnetleri ile,
    teravih, duha ve tesbih
    namazı gibi kılınması
    hakkında Rasulüllah
    (S.A.V.)'in emir ve
    tavsiyesi olan namazlar
    müstesna- diğer nafile
    namazları kılmalarından
    efdaldir. Yani üzerinde
    namaz borcu olanlar,
    üzerimde kaza namazım
    var diye revatip olan
    sünnetleri terketmezler.
    Hem bu sünnetleri eda
    ederler, hem de fırsat
    buldukça vaktinde
    kılamadıkları namazları
    kaza ederler.



    Rasulüllah (S.A.V.) bir
    hadis-i şeriflerinde:




    "Kutun kıyamet günü ilk
    hesaba çekileceği konu,
    farz namaztardır. Eğer
    bu tamamsa işi
    kolaylaşmıştır. Aksi
    hatde, "bakın bakalım,
    nafileden, bir şeyi var
    mı?" denir. Nafile ile
    farz eksikleri
    tamamlanır.."buyurmuştur.




    Malikî, Şafiî ve Hanbeli
    mezheplerine göre ise
    namaz borcu olan
    kimselerin sabah
    namazının sünneti
    dışında, revatip'ten
    olsun, olmasın, nafile
    namaz ile meşgul
    olmaları uygun değildir.
    Bir an önce borçlarını
    kaza etmeleri gerekir.




    58- Kaza namazlarının
    her namazın arkasında
    kılınması şart mıdır?



    Kazaya kalmış farz ve
    vacip bütün namazlar
    kerahet vakitlerinin
    dışında her zaman
    kılınabilir. Bunlar için
    belirli bir vakit
    yoktur. Ancak, düzenli
    bir şekilde namaz
    borçlarını tamamlamak
    için, kaza namazlarını
    vakit namazlarının
    peşinden kılmayı prensip
    haline getirmek güzel
    bir hare-kettir.




    59- Kaza namazını
    emreden ayet ve hadisler
    var mıdır?


    Namazları vaktinde
    kılmak farz olduğu gibi
    vaktinde kılınamayan
    farz namazların kazası
    farz; vacip namazların
    kazası ise vaciptir.
    Kur'an-ı Kerim'de geçen
    "namazı kılın" emri,
    edaya şamil olduğu gibi
    kaza namazlarına da
    şamildir. Çünkü
    emredilen bir şey, eda
    veya kaza edilmedikçe
    yerine getirilmiş
    olmadığından zimmetten
    sakıt olmaz. Bu emir,
    Kur'an-ı Kerim'in yüz
    küsür yerin-de
    geçmektedir. Bu itibarla
    kaza namazları Kur'an'da
    yoktur demek yanlıştır.
    Ayrıca bu konuda bir çok
    hadis-i şerif vardır.
    Peygamber (S.A.V.)
    Efendimiz; "Uyku veya
    unutkanlık sebebiyle
    namazını vaktinde
    kılamayan, hatırladığı
    zaman hemen kılsın"
    buyurmuştur. Asrı
    saadetten beri de buna
    muhalefet eden hiçbir
    kimse bulunmamıştır. Şu
    halde namazların kaza
    edilmesi kitap, sünnet
    ve icma-i ümmetle
    sabittir.



    60- İkamet ettiği yerle
    işyeri arası (90)
    kilometreden fazla olsa,



    her gün gidip gelse bu
    kişi yolda ve işyerinde
    devamlı seferi mi olur?



    Bir kimse ikamet ettiği
    yerden en az 90 km.
    uzağındaki iş yerine her
    gün gidip geliyorsa o
    kimse için her iki yer
    de Vatan-ı aslî sayılır.
    Her iki yerde de
    namazlarını, dört rek'at
    olarak kılar. Bu iki yer
    arasındaki yolculuk
    esnasında ise dört
    rek'atlı farzları iki
    rek'at olarak kılar.




    61- Seferilikte veya
    yeraltında madende
    çalı-şan bir kimse cem-i
    takdim veya cem-i tehir
    yapabilir mi?


    Hac mevsiminde Arafat'da
    öğle vaktinde öğle ile
    ikindi namazlarını
    Müzdelife'de yatsı
    vaktinde akşam ile
    yatsıyı cem etmenin
    dışında, Hanefi
    mezhebinde cem-i takdim
    veya tehir yapmak caiz
    değildir. Şafii
    mezhebinde ise sefer
    halinde cem-i takdim ve
    cem-i tehir caiz
    görülmüştür.
    Gerektiğinde Şafiî
    mezhebindeki ictihatla
    amel edilebilir.




    62- Cuma namazı misafire
    farz mıdır? Misafir kişi
    cuma namazı kıldırabilir
    mi?


    Cuma namazının farz
    olmasının şartlarından
    biri de mukim olmaktır.
    Dinen misafir sayılan
    kimselere cuma namazı
    farz değildir. Ancak,
    kıldık-ları takdirde
    farz olarak sahih olur
    ve ayrıca öğle namazını
    kılmaları gerekmez.




    Misafir olan bir kimse,
    cuma namazında mukim
    olan cemaate imam
    olabilir. Üzerine cuma
    namazı farz olmayan
    kimseler cuma namazını
    kıldıkları takdirde
    üzerlerinden o günün
    farz olan öğle namazı
    sakıt olur.



    63- Cuma günü imam
    minberde iken camiye
    gelen kimse, cumanın ilk
    sünnetine başlayacak mı?



    Cuma günü imamın minbere
    çıkmasından itiba-ren,
    hutbeyi bitirinceye
    kadar, namaz kılmak,
    konuşmak, konuşana sus
    demek, selam alıp
    vermek, Kur'an okumak,
    tesbih çekmek, dua edene
    "amin" aksırana
    "yerhamukallah" demek
    caiz değildir.




    Camiye, imam minbere
    çıktıktan sonra
    gelenler, oturup ezanı
    ve hutbeyi dinlemeli,
    cumanın ilk sünnetini
    farzdan sonra
    kılmalıdırlar.




    64- Türkiye Darü'l-İslam
    mıdır? Bazı kimseler
    Türkiye'de cuma namazı
    kılınmaz diyorlar ne
    dersiniz?


    İslamî hükümlerin açıkça
    icra edildiği veya
    Müslümanların İslamî
    hükümleri icra imkanına
    sahip olduğu ülkelere
    "darü'l-İslam"; bunun
    aksi olan ülkelere de
    "darü'l-harb" denir.
    Nüfusunun ekserisi
    Müslüman olan ülkeler de
    "Darü'1-Harp" sayılmaz.




    Ayrıca; nüfusunun tamamı
    veya çoğunluğu Müslüman
    olmasa bile, islamî
    hükümlerin icra
    edilebildiği memleketler
    "darü'l-İslam" sayılır.
    Bu itibarla, Türkiye
    "darü'l-İslam"dır;
    "Darü'1-harb" değildir.
    Aksini iddia dinî
    hükümlere aykırıdır,
    insafsızlıktır. Bu
    itibarla Türkiye'de cuma
    namazının kılınması
    farzdır.



    65- Kilisede namaz
    kılınabilir mi?



    Zaruret bulunmadıkça
    kilisede namaz kılmak
    mekruhtur. Ancak namaz
    kılınacak uygun başka
    bir yer bulunamadığı
    takdirde, temiz olmak
    kaydıyle orada namaz
    kılınmasında dinen bir
    sakınca yoktur. Kilise,
    Havra vb. gayri
    müslimlere ait ibadet
    yerleri satın alınarak
    veya başka yollarla cami
    haline getirilirse
    mescit hükmünü alır.
    Artık o yerde namaz
    kılmakta hiçbir sakınca
    kalmaz.



    66- Pijama ve sabahlık
    ile kılınan namaz caiz
    midir?


    Setr-ü avrete riayet
    etmek ve temiz olmak
    şartı ile ev kıyafeti
    olan pijama ve
    sabahlıkla namaz kılmak
    caizdir.



    67- Kısa kollu gömlekle,
    dar pantolonla namaz
    kılmak caiz midir?


    a)
    Erkeklerin uzun kollu
    gömlekle kollarını
    sıva-yarak namaz
    kılmaiarı mekruh ise de
    kısa kollu gömlekle
    namaz kılmaları mekruh
    değildir.



    b)Tesettürü sağlayan
    temiz her elbise ile
    namaz kılmak caizdir.
    Ancak uzuvlar belli
    olacak şekilde dar
    pantofonla namaz kılmak
    mekruhtur.



    68- Namaz içinde
    bazıları el hareketi göz
    hareketi yaparlar,
    elbiseleriyle oynarlar.



    Böyle kılınan namaz
    kabuf olur mu?



    Namaz kılan insan Allah
    huzurunda bulunuyor
    demektir. Namazla ilgisi
    olmayan ve namazı ıslaha




    yönelik olmayan bazı
    hareketler namazı bozar.
    Şöyle ki:



    a)Namaz içinde yapılan
    hareketi karşıdan gören
    birisi o hareketi
    yapanın namazda olmadığı
    kanaatına varırsa -buna
    "amel-i kesîr" denir ki-
    bu hareketi yapan
    kişinin namazı bozulmuş
    olur. Namaz kılarken
    yerden bir taş alıp kuşa
    atmak gibi.


    b)
    Eğer namaz kılanın bir
    hareketi, karşıdan
    bakıldığında onun
    namazda olduğu kanaatını
    doğuruyorsa -sözgelimi
    dizine batacak bir taşı
    tek eliyle bir kenara
    atması gibi- buna
    "amel-i kalîl" denir ki
    namazı bozmaz. Ancak,
    zaruret olmadıkça,
    amel-i kalîl sayılan
    şeylerin yapılması da
    mekruhtur.



    Namaz içinde mekruh
    olabilecek abes
    hare-ketlerden
    sakınılmalıdır. Namazı
    mekruh olarak eda etmiş
    olan kimsenin, vakit ve
    fırsat varsa namazı
    yeniden kılması uygun
    olur. Eğer vakit ve
    fırsat yoksa; kerahetle
    eda edilmiş sayılır;
    kaza edilmesi gerekmez.




    69- Namaz kılarken kaç
    rek'at kıldığını unutan
    bir kimse bu hususta ne
    yapabilir?


    Bir kimse namaz kılarken
    kaç rek'at kıldığı
    (kaçıncı rek'atte
    olduğu) hususunda
    şüpheye düşerse ve bu
    hal ilk defa başına
    geliyorsa namazı yeniden
    kılar. Böyle sık sık
    şüpheye düşen kimse ise
    kanaatına (yani galip
    zannına) göre hareket
    eder, yeniden kılması
    gerekmez. Mesela; öğle
    namazını kılarken, üç mü
    kıldım, dört rek'at mı
    kıldım diye şüphe edip
    de üç rek'at kılmış
    oldu-ğuna hüküm verirse,
    ihtiyaten bir rek'at
    daha ilave eder. Bu
    husustaki tereddüt ve
    düşüncesinden dolayı da
    sehiv secdesi yapar.
    Ayağa kalktıktan sonra
    dört rek'at kıldığına
    hükmettiği takdirde
    oturur teşehhüt ve
    selamdan sonra sehiv
    secdelerini yapar. Kaç
    rek'at kıldığına karar
    veremediği zaman az
    olanı alır. Bu durumda
    bir rek'at daha kılar.
    Ancak tereddüt ettiği
    rek'atın, dördüncü
    rek'at olması ihtimalini
    dikkate alarak, oturup
    teşehhüd yapar.
    Ettehiyyatü'yü okuduktan
    sonra, kalkıp bir rek'at
    daha kılar. Namazın
    sonunda sehiv
    secdelerini yapar.




    70- Mezar nakli hangi
    ahvalde caizdir?



    Vefat eden bir kimseyi,
    bulunduğu yerdeki
    kabristanlardan birine
    defnetmek müstehaptır.
    Günümüz imkanlarına göre
    cesedin kokma tehlikesi
    yoksa ve taşınabilir bir
    durumda ise daha
    defnedilmeden başka bir
    kabristana veya başka
    bir memlekete götürülüp
    gömülmesinde bir beis
    yoktur. Fakat cenaze
    gömüldükten sonra, bir
    zaruret olmadıkça kabri
    açılamaz ve başka yere
    nakledilemez. Ancak şu
    durumlarda kabrin nakli
    mümkündür.


    a)
    Ölü, başkasına ait bir
    yere defnedilmiş olur ve
    mülk sahibi buna razı
    olmazsa,



    b)Yol geçmesi ve benzeri
    sebeplerle, o yer
    kabristan olmaktan
    çıkarsa,


    c)
    Kabri su basması
    tehlikesi varsa, nakli
    caizdir.



    71-Yurtdışından
    Türkiye'ye cenaze nakli
    caiz midir?


    Yurtdışında vefat eden
    bir Müslümanın
    cenazesinin Türkiye'ye
    nakledilmesinde bir
    sakınca yoktur. Ancak
    bir Müslümanın vefat
    ettiği yerde
    Müslümanlara ait
    mezarlık bulunduğu
    takdirde onun oraya
    defnedilmesi daha
    uygundur.



    72- Yurtdışında
    ölenlerin orada
    gömülmeleri günah mıdır?



    Cenazeyi öldüğü yere
    defin etmek, menduptur.
    Bundan maksat öldüğü
    yerin mezarlığıdır.
    Cenazeyi defnetmezden
    önce başka yere
    nakletmek de caizdir.
    Definden sonra kabrinden
    çıkararak nakil ise
    kesin zaruret olmadıkça
    mutlak suretle caiz
    değildir.


    Bu
    itibarla; yurtdışında
    ötenlerin, bulundukları
    yerde bir Müslüman
    kabristanı varsa, orada
    defnedilmeleri uygun
    olur. Şayet Müslüman
    kabristanı yoksa
    Hıristiyan mezarlığında
    Müslümanlar için
    ayrılmış olan bölüme
    defnedilmeleri mümkün
    olduğu gibi, Türkiye'ye
    nakledilmeleri de
    caizdir.



    73- Cenaze yıkanmadan
    ölünün yanında Kur'an
    okumanın hükmü nedir?



    Ölü yıkanmadan yanında
    Kur'an okumak mekruhtur.
    Ancak başka bir odada
    okunmasında



    bir sakınca yoktur.
    Yıkandıktan sonra,
    yanında da



    okunabilir.



    74- Ölünün ağzında
    bulunan altın dişierini
    sökmek caiz midir?



    Ölümünden sonra, bir
    kimsenin ağzındaki sabit
    yani çıkarılıp
    takılmayan dişlerin
    sökülmesi caiz değildir.



    75- Cenazenin tabutla defnedilmesi doğru
    mudur?

    Cenazenin tabutsuz olarak defnedilmesi esas-tır. Ancak
    kabrin zemini rutubetli veya yumuşak olduğu takdirde cenaze tabut ile
    defnedilebilir. Fakat böyle olmayınca tabut ile defin mekruhtur.


    Yarattığın kıvılcım her şeyi yaktı Rabbim
    Kaderim bana yalnız Sen’i bıraktı Rabbim

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:35 pm


    76- Namaz kılmayan
    kimselerin cenaze
    namazlarını kılmakla
    mükellef miyiz?



    Peygamberimiz Hz.
    Muhammed (S.A.V.)'in
    insanlığa tebliği ve
    hayatında tatbik ettiği
    dinî hükümlerin doğru ve
    gerçek olduğunu kabul
    eden ve ben Müslüman’ım
    diyen herkes, bazı
    ibadetlerde kusurlu bile
    olsa, dinden olduğu
    kesinlikle bilinen bir
    hükmü inkar etmedikçe
    Müslüman’dır, bu
    itibarla, günahkar da
    olsa her Müslüman’ın
    cenaze namazı kılınır.




    77- Tanımadığımız,
    musallaya konan her
    cenazenin, namazı
    kılınabilir mi?



    Cenaze namazı kılabilmek
    için gerekli şartlardan
    birisi de o cenazenin
    Müslüman olmasıdır.
    Kendisinin veya
    ebeveyninden birisinin
    veyahutta yaşadığı
    çevrenin Müslüman
    olmasıyla mezkür
    cenazenin de -zahiren-
    Müslüman olduğuna
    hükmedilir. Sözünü
    ettiğimiz şartlar
    muvacehesinde, cenazesi
    musallaya konulmuş olan
    kişinin Müslüman
    olmadığına dair kesin
    bir bilgi bulunmadığı
    takdirde o kişinin
    Müslüman sayılmasında ve
    cenaze namazının
    kılınmasında bir sakınca
    yoktur.



    78- İntihar etmek günah
    mıdır? İntihar edenin
    cenaze namazı kılınır
    mı?


    İntihar, büyük
    günahlardandır.
    Başkasının canı-na
    kıymak, katil olmaktan
    farkı yoktur, hatta daha
    kötüdür. Ancak bunu
    helal saymadıkça intihar
    eden kişi İslam dininden
    çıkmış olmaz. Dinden
    çıkmayı gerektiren bir
    davranışta bulunmamış
    olan, her Müslümanın
    cenaze namazı kılınır.




    79- Düşük olan bir
    çocuğa nasıl bîr muamele
    gerekir?


    Hilkati tamamlanmadan
    düşen bir çocuk, bir bez
    parçasına sarılarak
    defnedilir. Yıkanması,
    usülüne göre
    kefenlenmesi ve cenaze
    namazı kılınması
    gerekmez.



    Doğduktan sonra ölen bir
    çocuğa isim verilir.
    Cenazesi yıkanır,
    usülüne göre kefenlenir
    ve namazı kılınarak
    defnedilir. Böyle
    olmayınca yani ölü
    olarak doğmuş ise,
    yıkanıp bir beze
    sarılarak defnedilir;
    fakat namazı kılınmaz.




    80- Bir Müslümanın
    cenazesi gayr-ı müslim
    çocuklarına bırakılır
    mı?


    Vefat eden bir
    Müslümanın cenazesi,
    Müslüman olan velisi
    veya akrabası tarafından
    kaldırılır. Eğer-
    sözkonusu cenazenin
    bütün akrabası gayr-i
    Müslim ise; cenaze
    hiçbirine verilmez, onun
    techizi, tekfîni ve
    cenaze namazı kılınarak
    defni, Müslüman toplumu
    üzerine farz-ı
    kifayedir.



    81- Musallada ölüye
    yapılan "Helal olsun"
    sözü ile bütün alacaklar
    da helal edilmiş olur
    mu?


    Hakkını helal eden
    kişinin, ölenin üzerinde
    bulunduğunu bildiği
    hakları helal olur,
    Sözgelimi, bir
    başkasının hakkını
    zimmetine geçirmiş olan
    kişi öldüğü zaman, hak
    sahibi bundan haberdar
    olarak, kendi isteği ile
    hakkını helal ederse,
    ölen kişi bu
    sorumluluktan kurtulur.
    Hak sahibi de sevap
    kazanır. Fakat hak
    sahibi ölenin üzerinde
    bulunan bazı haklarından
    haberdar değilse,
    haber-dar olmadığı
    haklarını helal etmiş
    sayılmaz. Ayrıca karz
    veya alım-satım gibi
    sebeplerle ölenin
    zimmetindeki borçlarının
    da, mirasının
    taksiminden önce
    terikesinden hak
    sahiplerine
    (alacaklılarına)
    ödenmesi gerekir.




    82- Kadınlar kabir
    ziyaretine gidebilir mi?



    Kabir ziyareti hem erkek
    hem de kadın için
    müstehaptır.
    Gerektiğinde, kadınlar
    da usulüne uyarak kabir
    ziyaretinde
    bulunabilirler.




    83- Almanya'da oruca
    başlayan bir kişi uçakla
    daha doğudaki veya daha
    batıdaki


    bir ülkeye yolculuk
    yapsa iftarı nereye göre
    yapacaktır?


    Bir yerde oruca
    başladıktan sonra, daha
    önce akşam olan doğudaki
    bir yere uçakla giden
    bir kimse gittiği
    yerdeki vakte göre
    orucunu açacaktır. Eğer
    batıya gidecek olursa
    durum yine aynıdır. Yani
    gittiği yerin vaktine
    uyarak orucunu
    açacaktır. İftar vaktine
    yakın, uçakta yolculuğu
    devam ediyorsa, uçaktaki
    görüntüye göre güneş
    batmadıkça iftar edemez.
    Çünkü orucun vakti,
    ikinci fecirden güneşin
    gurubuna kadar devam
    eder. Yüksek bir yerde;
    mesela; yüksek bir
    minarede veya kulede
    bulunan kimse, güneşin
    gurubunu görmedikçe
    iftar edemez. Aşağıda
    bulunanlar ise
    bulundukları yerin
    takvimine göre iftar
    ederler. Uçaktakiler de,
    üzerinde bulundukları
    yerin saatini ölçü
    alamazlar; güneşin
    batmasını beklerler.




    84- Devamlı olarak uzun
    yola gidenler, namaz ve
    oruçları nasıl yerine
    getirmelidir?


    İslam dini Ramazan
    ayında oruç tutamayan
    hasta ve yolcuların
    sonradan kaza etmelerini
    emreder. Mazeret ne
    kadar devam ederse şerî
    ruhsat da o kadar devam
    eder. Bu gibi kimseler
    bir sene veya on sene
    sonra, mazeretleri
    ortadan kalkınca,
    zamanında tutamadıkları
    Ramazan oruçlarını kaza
    ederler. Cenab-ı Hak
    buyuruyor ki:



    "Sizden bir kimse hasta
    veya yolcu olursa oruç
    tutmadığı günler
    sayısınca daha sonra
    diğer günlerde tutsun."
    (Bakara, 185)



    Namaz ise yolculuk
    sebebiyle kazaya
    bırakılmaz. Ancak seferi
    sayıldığı sürece dört
    rek'atlı farz namazlar
    iki rek'at olarak
    kılınır. Devamlı olarak
    uzun yola giden kaptan
    ve sürücülerin durumu da
    aynıdır.



    85- Kalb hastalıkları
    olanlar ve hastaları
    günde 2-3 hap almak
    zorundadırlar.



    Bunların oruç tutmaları
    gerekli midir?



    Hastalık, Ramazan'da
    oruç tutmamayı mübah
    kılan özürlerdendir. Bir
    kimsenin oruç tuttuğu
    takdirde hastalanacağı,
    hasta ise hastalığının
    artacağı tıbben veya
    tecrübe ile sabit olursa
    oruç tutmayabilir. İyi
    olunca da yalnız yediği
    günler sayısınca kaza
    etmesi gerekir. Ayet-i
    Celilede; "Sizden her
    kim hasta yahut yolcu
    olursa tutamadığı günler
    sayısınca diğer günlerde
    oruç tutar" buyrulmuştur
    (Bakara, 184)). Ömrü
    boyunca bu durumda hasta
    olan kişiler ise, her
    gün için bir fidye
    verirler. Yoksul ve
    muhtaç kişilerin fidye
    vermeleri de gerekmez.
    Dinimiz hiç kimseyi
    gücünün üstünde bir
    şeyle yükümlü
    kılmamıştır.



    86- Ramazanda ay halini
    önlemek için hap
    kullanmak caiz midir?


    Ay
    hali oruç tutmaya
    manidir, bu halde iken
    tutulan oruç sahih
    olmaz. Ay hali, hayız
    kanının görülmesiyle
    başlar. İlaç ve hap
    sebebiyle de olsa,
    akıntı olmadıkça ayhali
    vuku bulmadığından
    tutulan oruç sahihtir.
    Ancak hayız kanı ile
    vücutta biriken zararlı
    maddeler dışarı
    atıldığından, vücudun
    sıhhati bakımından ay
    halini önlemek için ilaç
    ve hap kullanılması
    tavsiye edilmez.




    87- Adet gören bayanlar
    keffaret orucu nasıl
    tutarlar?


    Keffaret olarak, arka
    arkaya altmış gün (veya
    iki kameri ay) oruç
    tutmaya başlayan bir
    kadının, bu arada
    görebileceği ayhali
    günleri keffaret
    orucunun sürekliliğini
    engellemez ve bozmaz.
    Ancak bu durumda ay
    halinin bitiminden
    sonra, ara vermeden
    keffaret orucuna devam
    edilmesi



    şarttır. Söz gelimi on
    gün oruç tuttuktan
    sonra, onbirinci gün
    ayhali gören bir hanım,
    belli günleri bitince
    hiç ara vermeden tekrar
    oruca başlar, önceki
    tuttuğu on güne
    ekleyerek keffaret
    orucunu tamamlar.




    88- Düşük yapan kadının
    orucu bozulur mu?



    Düşük yapan bir kadının
    yaptığı düşüğün saç,
    tırnak gibi bazı
    uzuvları belirgin hale
    gelmişse bu kadın,
    yaptığı bu düşükle
    lohusa sayılır ve orucu
    da bozulur.



    89- Hamile olan kadın
    oruç tutarken kusarsa
    orucu bozulur mu?



    İstek ve iradesi dışında
    kusan kişi, ister az,
    ister çok (ağız dolusu)
    kussun, kustuğunu geri
    yutmaz ise, orucu
    bozulmaz. Ancak böyle
    bir kusuntu ağız dolusu
    olup geri dönerse İmam
    Ebu Yusuf’a göre orucu
    bozar.



    Kendi isteği ile ağız
    dolusu kusan kişinin
    orucu bozulur. Yani o
    gün orucunu devam
    ettirir, Ramazandan
    sonra bir gün kaza
    gerekir, keffaret
    gerekmez. Şayet ağız
    dolusundan daha az
    kusarsa orucu da
    bozulmaz, kaza da
    gerekmez.



    90-Oruçlu iken buruna,
    göze damlatılan ilaç
    orucu bozar mı?



    Buruna akıtılan ilaçla
    oruç bozulur. Bu durum
    da oruçlu o günkü
    orucuna devam eder.
    Ramazandan sonra bir gün
    kaza eder. Göze
    damlatılan ilaç -eseri
    boğazda hissedilse bile-
    orucu bozmaz.



    91- Oruçtu iken arkadan
    veya önden fitil koymak
    orucu bozar mı?



    Oruçlu iken arkadan
    fitil kullanmak orucu
    bozar. Bundan dolayı
    sadece kaza gerekir,
    keffaret gerekmez.
    Kadının tenasül organına
    ilaç ve benzeri herhangi
    bir şeyin akıtılması
    orucu bozar. Erkeğin
    tenasül organının içine
    akıtılan ilaç Hanefilere
    göre orucu bozmaz;
    Şafiîlere göre ise
    bozar.



    92- Doktor muayene
    ederken, ağızdan mideye
    sarkıtılan cihazlarla
    oruç bozulur mu?



    İlaçlı mide filminde
    durum nasıldır?



    Bir çöp veya iplik ve
    sicim gibi herhangi bir
    şey yutulursa oruç
    bozulur. Ucu dışarıda
    olan bir sicim mideye
    indikten sonra ondan bir
    parça kopup midede
    kalmadan dışarı
    çekilirse oruç bozulmaz.
    Mideye sarkıtılan
    cihazın hükmü de
    aynıdır. Fakat midenin
    filmini çekmek için
    ağızdan alınan ilaç
    orucu bozar.



    93- Susuz olarak, hap
    yutmak orucu bozar mı?



    Oruçlu bir kimse gıda
    veya deva (ilaç)
    cinsinden bir şeyi ister
    su ile, ister susuz
    olarak yer veya içerse
    orucu bozulur. Şafiî
    mezhebine göre;
    kendisine yalnız kaza
    gerekir. Hanefi
    mezhebine göre ise; hem
    kaza hem de keffaret
    lazım gelir. Ancak oruç
    bozmayı mübah kılacak
    ölçüde bir rahatsızlık
    sebebiyle ilaç almış
    ise, orucu bozulur ve
    kendisine yalnız kaza
    gerekir, keffaret
    gerekmez.



    94- Nefes darlığından
    muzdarip bir kimsenin
    bronşlarını genişletip
    bir müddet rahat nefes
    alıp


    vermesini sağlamak
    amacıyla ağıza sıkılan
    sprey orucu bozar mı?



    Yoğunlaştırılmış sun'î
    oksijen, yiyecek, içecek
    cinsinden olmayıp sırf
    hastanın teneffüs
    imkanını kolaylaştırmak
    için kullanılan bir
    maddedir. Teneffüs,
    bütün canlıların
    yaşayabilmesi için en
    tabî hakkıdır. Astımlı
    hastanın fiziki yapısı
    oruç tutmasına müsait
    olup başka bir hastalığı
    da olmadığına göre, ilaç
    ağız ve nefes boruları
    cidarlarında emilerek
    yok olduğu gerçeğinden
    hareketle ve orucun
    teşri hikmeti de dikkate
    alındığında, astımlı
    hastaların rahat nefes
    almalarını sağlama
    amacıyla ağıza
    püskürtülen oksijenli
    ilacın orucu bozmayacağı
    mutalaa olunmuştur.




    95- Elde olmadan çalışma
    yerinde toz duman v.b.
    şeylerin yutulması orucu
    bozar mı?


    Umumî belva kabilinden
    olup kaçınılması mümkün
    olmayan, rüzgarın
    kaldırdığı tozun, yanan
    ocaktan çıkan dumanın,
    elenen veya öğütülen
    un'un yutulması.. ve
    benzeri şeyler orucu
    bozmaz. Zira bunlar
    devamlı olarak insanlar
    tarafından karşılaşılan
    ve sakınılması mümkün
    olmayan şeylerdir. Ancak
    sigara, nargile, enfiye
    gibi kasden içilen
    şeyler; emilen şekerin
    veya ilacın boğaza giden
    tadı orucu bozar.
    Bunlardan dolayı hem
    kaza; hem de keffaret
    gerekir.



    96- Oruçlu iken banyo
    yapan birinin orucu
    bozulur mu?


    Vücuda dışardan her
    hangi bir şey girmedikçe
    oruç bozulmaz. Bu
    itibarla ister temizlik,
    ister serinlemek
    maksadıyle olsun, ağız
    ve burundan su
    kaçırmamak şartıyle
    banyo yapmakla oruç
    bozulmaz.



    97- Oruçlu iken boy
    abdesti almak caiz
    midir?


    Ağız veya burundan su
    girip yutulmadıkça
    yıkanmakla oruç
    bozulmaz. Bu itibarla
    ağız ve burundan su
    kaçırmamak şartıyle
    oruçlunun (ihtiyarî veya
    zarurî olarak) boy
    abdesti alması caizdir.
    Nitekim Hz. Aişe ile
    Ümmî Seleme
    validelerimiz
    Peygamberimiz
    (S.A.V.)'in Ramazanda
    imsaktan sonra boy
    abdesti almış olduğunu
    haber vermişlerdir. Buna
    göre geceden cünüp
    olarak imsak vaktine
    girmek oruca zarar
    vermediği gibi, oruçlu
    iken boy abdesti almak
    da orucu bozmaz.




    98- Cünüp olan sahur
    yemeği yiyebilir mi?
    Oruca niyet edebilir mi?



    Cünüp olan kimsenin
    elini, ağzını yıkamadan
    yiyip içmesi uygun
    görülmemiştir. Bu
    kimsenin gusül abdesti
    ile meşgul olduğu
    takdirde sahur yemeği
    yiyemeyeceği korkusu
    varsa elini, ağzını
    yıkadıktan sonra, boy
    abdesti almadan sahur
    yemeği yemesinde bir
    sakınca yoktur.




    99- Cuma günü oruç
    tutmak caiz midir?



    Tek olarak cuma ve
    cumartesi gününü oruca
    tahsis etmek tenzihen
    mekruh görülmüştür.
    Peygamber Efendimiz
    (S.A.V.) "Sizden biriniz
    bir gün evvel veya bir
    gün sonra oruç
    tutmadıkça, sadece cuma
    günü oruç tutmasın"
    buyurmuştur. Buna göre
    yalnız cuma günü (kaza
    veya nezir dışında) oruç
    tutmak tenzihen mekruh
    olup, cuma ile beraber
    bir gün önce veya sonra
    oruç tutulduğu takdirde
    kerahat yoktur.



    100- Ramazan sonrası Şevval ayında tutulan
    oruç nasıl tutulmalıdır?

    Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır.
    Peygamberimiz (S.A.V.) "Ramazanda orucunu tutup da Şevval'den de altı gün oruç
    tutan kimse bütün sene oruç tutmuş gibi sevap alır" buyurmuştur. Altı gün Şevval
    orucunu ayrı ayrı tutmak mümkün olduğu gibi, ara vermeden üst üste altı gün
    tutulması da mümkündür.

    Şafiî mezhebine göre; bu altı günü Şevval ayı içerisinde
    ayn ayrı tutmakla sünnet sevabı kaza-nılır ise de, Şevval ayının ikinci günü,
    yani bayramın birinci gününden başlayarak üst üste ara vermeden tutulması daha
    faziletlidir.


    Yarattığın kıvılcım her şeyi yaktı Rabbim
    Kaderim bana yalnız Sen’i bıraktı Rabbim

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:36 pm


    101- Kandil günlerinde
    oruç tutmak isteyen
    hangi gün oruç
    tutmalıdır?


    Kandil günlerinde oruç
    tutmak isteyenler, ihya
    ettikleri kandil gecesi
    oruca niyet edip ertesi
    gün oruç tutarlar. Çünkü
    dinî hükümlere göre gün,
    güneşin gumbu ile başlar
    ve ertesi günkü guruba
    kadar devam eder.
    Nitekim Peygamber
    Efendimiz (S.A.V.):
    "Şaban ayının onbeşinci
    gecesi olduğu zaman o
    geceyi ibadetle ihya
    ediniz ve gündüzünü de
    oruçla
    geçiriniz..."(et-Terğıb
    ve't-Terğib Mısır
    Baskısı 2/242)
    buyurmuştur. Ancak
    kandil gecesinden önceki
    gün oruç tutmayı
    yasaklayan bir hüküm
    yoktur. Oruç tutulması
    mekruh olmayan günlerin
    hepsinde oruç tutmak
    sevaplıdır.



    102- Değişik zamanlarda
    kasden Ramazan orucunu
    bozana sonradan bir
    keffaret yeterli midir?



    İster aynı Ramazan
    ayında, ister ayrı ayrı
    Ramazan ayında olsun,
    değişik zamanlarda
    Ramazan orucunu kasden
    bozmuş olan kişinin bir
    tek keffaret orucu
    tutması yeterlidir.
    Şafiîlere göre yalnız
    cinsî münasebetten
    dolayı keffaret gerekir
    ve bu fiil tekrarlandığı
    sayıca keffaret de
    tekrarlanır.



    103- Ölen birinin oruç
    borçları için geride
    kalanlar oruç tutabilir
    mi?


    Ölenin velisi veya
    başkaları ölen kişinin
    kazaya kalmış oruçlarını
    tutamazlar. Nitekim bir
    hadis-i şerifte "bir
    kimsenin başkası yerine
    oruç tutması, namaz
    kılması caiz olmaz,
    lakin velisi ölenin
    tutamadığı orucunun
    fidyesini verir”
    buyurulmuştur.




    104- Borç verilen
    paranın zekatı ne zaman
    verilir?


    Geri ödeneceği kesin
    olan alacakların, her
    yıl alacaklı tarafından
    zekatlarının ödenmesi
    gerekir. Şayet her yıl
    zekatı verilmemiş ise,
    alacak tahsis edildikten
    sonra, geçmiş yıllara
    ait zekatların da
    ödenmesi gerekir. İnkar
    edilen veya geri alınma
    ihtimali görülmeyen
    alacaklar için,
    alacaklının her yıl
    zekat vermesi gerekmez.
    Şayet bu tür ümit
    kesilmiş bir alacak daha
    sonra ödenirse, üzerin
    den yıl geçtikten sonra
    zekatı gerekir; geçmiş
    yıllar için zekat
    gerekmez.



    105- 3-5 yıl va'deli
    borcu olan kimse
    nisabını nasıl hesaplar?



    3-5 yıl vadeli borcu
    olan kimse, temel
    ihtiyaçlarını ve o yıl
    içinde ödenmesi gereken
    borçlarını düştükten
    sonra, geride kalan
    zekata tabi malların
    toplamı, nisap sınırını
    aşıyorsa, bu geride
    kalan kısmın zekatını
    verir.



    106- Borç verdiğim
    birisi fakirleşti; bu
    kişinin bana olan
    borcunu zekatımdan
    sayabilir miyim?



    Zekatın sahih olması
    için, yoksul kişiye
    verilen şeyin zekat
    niyyetiyle temliki
    gerekir. Fakire borç
    olarak verilen bir
    meblağ, fakir o meblağ
    üzerinde tasarrufta
    bulunduktan sonra,
    zekata mahsub edilemez.
    Şayet, dinen fakir
    sayılan bir kimsenin
    zimmetinde bulunan
    alacak meblağ, o fakire,
    zekat niyyetiyle
    bağışlanacak olursa,
    sadece o alacak meblağ
    için ayrıca zekat
    gerekmez.



    Borç alan birisi
    fakirleşip borcunu
    ödeyemez duruma düşerse
    alacaklı borçluya borcu
    kadar zekat verir,
    tekrar alacağını verdiği
    paradan tahsil edebilir.




    107- Arsaya ve kirada
    olan evime, binek
    arabasına ve ticari
    arabaya zekat vermek
    gerekir mi?


    Ticaret için olmayan,
    ev, arsa, araba ve
    benze-ri şeylerin
    kıymetleri üzerinden
    zekat gerekmez. Eğer
    bunların kazancı
    (getirisi) varsa ve bu
    getiriler, sahibinin
    diğer zekata tabî
    malları ile birlikte
    nisap ölçüsüne ulaşırsa,
    yıl sonunda
    getirilerinin zekatı
    verilir. Şayet bunlar
    ticaret için
    kullanılıyorsa her yıl
    kıymetleri üzerinden
    zekat gerekir.




    108- Hisse senetleri
    için zekat vermek
    gerekir mi?


    Bir ticarî veya sınaî
    kuruluşa ortaklığı ifade
    eden hisse senetleri
    elde mevcut para
    gibidir. Bu bakımdan
    eğer nisap ve diğer
    şartları taşıyorsa rayiç
    değerine göre hisse
    senetlerinin de zekatı
    verilir.



    109- Kirada oturan evi
    olmayan kişi, ev yapmak
    için biriktirdiği
    paradan zekat vermek
    zorunda mıdır?


    Ev
    edinmek için
    biriktirilen paralarda
    tabiî olarak çoğalma ve
    artma özelliği vardır.
    Binaenaleyh bu maksatla
    biriktirilen paralar
    borçtan ve temel
    ihtiyaçlardan sonra
    nisap miktarına ulaşmış
    ise o paradan zekat
    vermek gerekir.




    110- Zekatı ve fıtır
    sadakasını uzaktaki
    akrabaya göndermek caiz
    midir?


    İster yakında, ister
    uzakta bulunsun, zekat
    ve fıtır sadakasında,
    öncelikle yoksul
    akrabanın tercih
    edilmesi efdaldir.
    Akraba içinde yoksul
    olan kişiler yoksa,
    yakın komşulardan
    başlamak üzere, kişi
    bulunduğu yerdeki
    fakirlere zekat ve fıtır
    sadakasını verir.




    Zekatta, zekata tabi
    malın bulunduğu yerdeki
    fakirlere; fıtır
    sadakalarında ise,
    mükellefin ikamet ettiği
    yerdeki fakirlere
    öncelik verilmesi
    asıldır. Ancak bunlar
    bağlayıcı hükümler
    olmayıp faziletle ilgili
    hükümlerdir. İster yakın
    ister uzak olsun, dinen
    fakir sayılan her
    Müslüman’a zekat ve
    fıtır sadakası
    verilebilir.



    111- Gelin ve damada
    zekat verilebilir mi?



    Gelin veya damat şayet
    fakir iseler, her
    ikisine de zekat
    verilebilir. Ancak,
    mükellef kişi, kendi
    usul ve füruundan olan
    kimselere zekat ve fıtır
    sadakası veremez.




    112- Zekat, kurban ve
    fıtır sadakası için
    belirlenen nisap miktarı
    aynı mıdır?


    Zekat, dinen zengin
    sayılan Müslümanlara
    farz-dır, temel
    ihtiyaçlarından ve
    borcundan başka 80.18
    gr. altın veya bu miktar
    altın değerinde temel




    ihtiyaçlardan fazla malı
    yahut parası olan
    kimseler dinen zengin
    sayılırlar. Bu mikdara
    nisap denir. Zekatın
    farz olması için ölçü
    kabul edilen bu miktar,
    fıtır sadakası ve kurban
    için de aynıdır.




    Ancak zekatın farz
    olması için, nisab
    ölçüsündeki malın
    üzerinden bir kamerî yıl
    geçmesi ve malın namî
    yani artıcı nitelikte
    olması gerektiği halde,
    kurban fitrenin ve
    vücübu için, nisabın
    üzerinden sene geçme ve
    malın artırıcı nitelikte
    olması şartı yoktur.
    Bunun için, Ramazan
    bayramı günü şafak
    sökmeden önce miras ve
    benzeri herhangi bir yol
    ile zengin olan kimse,
    fitre vermekle mükellef
    olur. Kurban bayramı
    günlerinde zengin olan
    kişi de kurban kesmekle
    yükümlü olur.



    113- Kadının kocasından
    habersiz hayır yapması
    veya sadaka vermesi caiz
    midir?


    İslamî hükümlere göre,
    aile fertleri arasında
    mal birliği değil, mal
    ayrılığı prensibi
    vardır. Bir aile içinde,
    karı-koca ve
    çocuklardan, herbirinin
    malı kendisine aittir.
    Bu itibarla, kadın
    kendisine ait malını
    kocasının izin ve
    rızasını almadan da
    dilediği gibi
    sarfedebilir; dilediği
    bir şahsa veya hayır
    kurumlarına
    bağışlayabilir. Ancak;
    kadın kocasının malını,
    evin zarurî ihtiyaçları
    dışında kocasının izin
    ve rızası olmadan
    harcayamaz. Kocasının
    malından herhangi bir
    kimseye bağışta
    bulunamaz. Ancak kadın,
    kocası gördüğü veya
    haberi olduğu takdirde,
    ondan izinsiz yaptığı
    harcama ve tasarruf için
    izin vereceği ölçüde
    bağış ve tasaddukta
    bulunabilir. söz gelimi
    kapıya gelen dilenciyi
    boş çevirmez. Bu
    takdirde hem kendisi,
    hem kocası sadaka
    sevabına nail olurlar.




    114- İslam'a göre
    devlete vergi vermek
    gerekli midir?



    Devlet, milletin
    organize edilmiş ve
    teşkilatlanmış
    biçimidir. Ortak
    hizmetlerin karşılanması
    için vatandaşlarından
    vergi alır. islam dini
    devletin yapacağı
    hizmetler için, ihtiyaca
    göre vergi almayı tecviz
    etmiştir. Peygamberimiz
    de vergi toplatmıştır.
    Öşür, haraç ve zekat
    bunlardan bazılarıdır.
    Hz. Ebu Bekir zekatı
    vermeyenlere savaş
    açmıştır.



    Vergi ile elde edilen
    gelir, ülkeye ve
    üzerinde yaşayanlara
    hizmet veren devletin
    giderlerini karşılar. Bu
    hizmetler amme menfaati
    içindir, vergi
    verilmezse bu hizmetler
    karşılanamaz, amme
    hizmeti vatan emniyeti
    haleldar olup, bunun
    bedelini de bütün bir
    toplum çeker. Bu
    itibarla, her Müslüman
    devlete vergisini
    vermekle mükellefdir.




    115- İslam dininde zekat
    ve öşür dışında devlete
    vergi vermek gibi bir
    mükellefiyet var mıdır?



    İslam dininin diğer
    ekonomik sistemlerden
    farklı olarak kendine
    has maliye yapısı
    vardır. Bu sistem-de
    devletin gelir
    kaynakları zekat, harac,
    cizye, ganimet, savaştan
    elde edilen mallar,
    öşürler, maden ve define
    vergisi ve diğer
    vergilerdir.


    Bu
    gelir yok kaynakları
    dışında devletin,
    vatandaşlarından vergi
    alıp alamayacağı konusu,
    eskiden geri
    tartışılmış, ihtiyaç ve
    zaruret halinde,
    ihtiyaca ve yurttaşların
    ödeme güçlerine göre
    devletin vergi
    alabileceği görüşü
    ağırlık kazanmıştır.




    "Büyük zararı def etmek
    için küçük zarara
    tahammül edilir" kaidesi
    bir hukuk kuralıdır. Bu
    kaide uyarınca, düşman
    tarafından ülke
    güvenliği tehdit
    ediliyorsa, olağanüstü
    hallerde veya
    beytü'l-malın (hazine)
    gelirleri devletin
    zorunlu mali
    mükellefiyetini
    karşılamıyorsa devletin
    vatandaşlarından,
    ihtiyacını karşılayacak
    ölçüde vergi alması
    gerekli hale gelir.




    Asrı saadette ve 4
    halife döneminde zekat
    dışında vergi alınmamış
    ise de, daha sonra
    devletin gelirleri
    giderlerini karşılamaz
    hale gelince zaruret
    prensibine dayanarak,
    zekat dışında bir takım
    vergiler ortaya
    çıkmıştır. Zikri geçen
    prensip ve gerekçeler
    ile verginin
    alınabileceği ve
    verginin zekat ve
    öşürden sayılamayacağı
    görüşleri kuvvet
    kazanmıştır. Zira zekat
    ve öşür bir ibadettir;
    ibadette niyyet ve ihlas
    esastır. Vergide ise bu
    vasıflar umumiyetle
    gerçekleşmez. Ayrıca,
    zekat ve öşür kitap ve
    sünnetle sabit olurken
    vergi öyle değildir.




    Sarf yönleri açısından
    da zekat ve öşürle vergi
    arasında fark vardır.




    116- Kocası fakir olan
    bir kadın, kendi parası
    ile hacca gidebilir mi?



    Kocası fakir olan
    kadının, kendi
    servetiyle haccetme
    imkanı varsa ve haccın
    diğer şartlarını da
    taşıyorsa, kocası veya
    bir mahremi ile hacca
    gitmesi gerekir. Şayet
    kocası veya
    mahremlerinden biri,
    imkansızlık sebebiyle
    hacca gide-miyorlarsa ve
    bu kadın onlardan
    birinin masrafını da
    karşılayabilecek imkana
    sahipse, haccetmesi
    gerekir. Buna gücü
    yetmezse, yerine bedel
    gönderir.



    Şafiî alimleri, bir
    kadının güvenilir bir
    kaç kadınla birleşerek
    -mahremsiz- farz olan
    haccını yapmasını caiz
    görmüşlerdir.



    117-Zengin bir kadın eşi
    veya bir mahremi
    olmadığı için hacca
    gidemeden ölse



    hac ibadetinden sorumlu
    mudur?


    Sağlık ve servet
    yönünden haccetme
    imkanına sahip olan bir
    kadın, eşi veya mahremi
    olmadığı için hacca
    kendisi gidemez ise de,
    hac farizasını eda etmiş
    sayılması için, yerine
    bedel göndermesi
    gerekir. Bunu da yerine
    getirmemişse vefatından
    önce yerine vekaleten
    haccetmek üzere bedel
    gönderilmesini vasiyet
    etmesi gerekir. Aksi
    takdirde üzerinden
    sorumluluk kalkmaz.




    118- Haram para ile
    hacca gidenin haccı
    kabul olur mu?



    Dinimizde yapılan
    ibadetler Cenab-ı
    Allah'ın emri gereği
    görevimizdir. Ayrıca,
    pek tabiki sevabı da
    vardır. Bunun aksine
    Cenab-ı Allah'ın yasak
    kıldığı haramlar vardır.
    Bu yasaklara riayet
    etmek de görevimizdir.
    Bu itibarla; çalıntı
    elbiseyle namaz kılınsa
    bu namaz şartlarına
    riayet edilerek eda
    edilirse sıhhatlidir.
    Kabul olunup olunmaması
    Allah'a aittir. Elbiseyi
    çalan bunun cezasını
    ayrıca çekecektir.



    Bu
    örnekte olduğu gibi
    haram parayla hacca
    giden kimsenin haccı da
    sahihtir. Haram parayla
    gittiği için onun
    günahını ayrıca
    çekecektir. Fakat bu
    haccın sevabı da ona
    göre az olur veya hiç
    olmaz.



    119- Kurban kesmek
    kimlere vaciptir?



    Kurbanın sözlük anlamı
    yakınlık demektir. Dinî
    kavram olarak kurban;
    Allah'a yaklaşmak için,
    belirli günlerde (Kurban
    bayramının ilk üç günü)
    ve belirli nitelikleri
    taşıyan kimseler
    tarafından kesilen belli
    hayvandır.



    Kurban bayramında ibadet
    niyeti ile kurban
    kesmek, büluğ çağına
    gelmiş, mukim (yolcu
    olma-yan) ve dinen
    zengin sayılan
    Müslümanlara vaciptir.
    Zenginlikten maksat
    kurban bayramında temel
    ihtiyaçlarından başka
    80.18 gr. altını veya bu
    mikdar altın karşılığı
    parası yahut temel
    ihtiyaçları dışında mal
    varlığının bulunmasıdır.
    Bu durumda olan kimse
    kurban kesme hususunda
    dinen zengin sayılır.




    120- Kurban kesmeden,
    parasını kurban
    niyetiyle vermek caiz
    midir?


    Kurbanın rüknü,
    kurbanlık hayvanın
    kesilip kanının
    akıtılmasıdır. Kurbanlık
    hayvan bizzat veya
    vekalet yolu ile
    kesilmedikçe, parasını
    tasadduk etmekle, kurban
    vecibesi eda edilmiş
    olmaz.



    121- Kadın kurban
    kesebilir mi ve kestiği
    yenilir mi?


    Bir Müslümanın, erkek
    olsun kadın olsun
    usülüne uygun olarak
    kestiği hayvanların
    etleri yenir.


    Bu
    itibarla, Müslüman bir
    kadının kurban kesmesi
    caizdir.



    122- Karı koca bir yıl
    biri, diğer yıl öbürü
    şeklinde nöbetleşe
    kurban kesebilir mi?



    Kurban bayramında,
    akıllı, büluğ çağına
    gelmiş,



    dinen zengin, hür ve
    mukîm Müslümanlar
    üzerine kurban kesmek
    vaciptir. Dinî hükümlere
    göre, bir aile içinde
    herkesin malı kendisine
    aittir, müşterek bir
    aile malı yoktur. Bu
    itibarla, yukarıdaki
    niteliklere göre kurban
    kesmekle kim mükellef
    ise, kurbanı o keser.
    Karı-koca her ikisi de
    kurbanla mükellef ise,
    her ikisi de keser.
    Sadece birisi mükellef
    ise, mükellef olan
    keser. Her ikisi de
    mükellef değiller ise,
    hiçbiri kesmeyebilir.
    Mükellef olmadıkları
    halde imkanlarını
    zorlayarak kurban kesmek
    isteyenlere de engel
    olunmaz.



    123- Adak kurbanını
    kesmek için kadının
    kocasından izin alması
    şart mıdır?


    Adak'ın kelime manası,
    herhangi bir şeyi
    yapmaya söz vermektir.
    Dinî kavram olarak adak;




    Cenab-ı Hakk'ın rızasını
    kazanmak ve O'na tazimde
    bulunmak için, yapılması
    mecbur olmayan namaz,
    oruç ve kurban gibi farz
    ve vacip ibadet
    cinsinden bir şeyi
    yapmayı nezretmek
    suretiyle o ibadeti
    kişinin kendisine vacip
    kılmasıdır.



    Farz veya vacip ibadet
    cinsinden adanmış olan
    bir şeyi yerine getirmek
    vaciptir. Çünkü adak
    yapan kimse bu hususta
    Allah'a söz vermiş
    demektir. (Hac, 29) Bu
    gibi hükümlerin
    uygulanmasında ise,
    kadın ve erkek arasında
    fark yoktur.



    Adakta bulunan kadının,
    harcama yapmayı
    gerektiren bir adağını
    yerine getirmek için
    kocasından izin alıp
    almamasına gelince:




    İslamî hükümlere göre
    her fert kendi malı
    üzerinde, bir başka
    kişinin iznini almadan
    dilediği şekilde
    tasarrufta bulunabilir.
    Bu sebeple evli bir
    kadın kendi malından
    kocasının izni olmadan
    adağını yerine getirir.
    fakat kendi malı adak
    kurbanını kesmeye
    yetmeyecek kadar az
    olduğu için kocasının
    malından adak kurbanı
    kesecek olursa,
    kocasının iznini alması
    gerekir.



    124- Bir Müslüman
    kestiği kurban etinden
    gayri müslimlere
    verebilir mi?


    Kurban kesmek imam-ı
    Azam Ebu Hanife'ye göre
    vacip; diğer
    müctehidlere göre
    sünnettir. Bunda esas
    olan kurbanlık hayvanın
    ibadet ve kulluk maksadı
    ile kesilmek suretiyie
    kanının akıtılmasıdır.




    Kurban etinin
    dağıtılması hususu ise
    kurban kesmenin
    rükünlerinden değildir.
    Kurban etinin
    zenginlere, fakirlere ve
    ehl-i kitaptan birisine
    verilmesi caizdir.




    125- Akika nedir?



    Yeni doğan çocuğun
    başındaki tüye akika adı
    verilir. Bir çocuğun
    doğması üzerine, Cenab-ı




    Hakk'a şükür niyeti ile
    ve Allah rızası için
    kesilen kurbana da,
    "Nesike" veya "Akika"
    kurbanı denir.




    Akika kurbanı kesmek
    mübah ve menduptur.




    Akika kurbanı hususunda
    şu konulara dikkat
    edilmelidir.



    a)Akika kurbanı, çocuğun
    doğumundan itiba-ren
    büluğ çağına erinceye
    kadar olan süre içinde
    kesilebilir. Ancak,
    doğumun yedinci gününde
    kesilmesi daha güzeldir.



    b)
    Kurban olma niteliğine
    uygun her hayvan, akika
    kurbanı olarak
    kesilebilir.



    c)Akika kurbanı için
    çocuğun erkek veya kız
    olması arasında fark
    yoktur.



    d)Akika kurbanının
    kesileceği yedinci
    günde, çocuğun
    saçlarının kesilmesi ve
    ağırlığınca altın veya
    gümüş bedelinin
    fakirlere dağıtılması da
    müstehaptır.


    e)Akika kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi
    dahil herkes yiyebilir.


    Yarattığın kıvılcım her şeyi yaktı Rabbim
    Kaderim bana yalnız Sen’i bıraktı Rabbim

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:36 pm


    126- Avrupa'da veya
    başka bir yerde
    kurbanını dağıtacak bir
    fakir bulamayan



    kimse vekalet yoluyla
    kurbanını memleketinde
    kestirebilir mi?



    Dinimize göre kurban,
    zekat, fıtır sadakası,
    keffaret gibi malî
    ibadetlerin ifasında
    başkasına vekalet vermek
    caizdir.



    Buna göre kendisine
    kurban vacip olan bir
    kimse, kurbanını bizzat
    kendisi kesebileceği
    gibi, vekalet yoluyla
    memleketinde veya başka
    bir yerde de
    kestirebilir.



    127- Ev veya araba
    aldığımız zaman kurban
    kesmek gerekir mi?


    Ev
    veya araba almak kurban
    kesmeyi gerektirmez.
    Ancak, bu konuda adak
    yapılmışsa adağın yerine
    getirilmesi gerekir veya
    elde edilen bu
    nimetlerden dolayı
    Allah'a şükür için,
    şükür kurbanı
    kesilebilir.



    Bir diğer husus daha
    vardır ki; "Sadaka
    belaların def'ine vesile
    olur." Böyle bir
    nimetten dolayı kurban
    kesip tasadduk etmenin
    (fakirlere dağıtmanın)
    muhtemel bir takım kaza
    ve belaların def'ine
    vesile olacağı da
    umulur.



    128- Hayvanın daha iyi
    ve sağlıklı gelişmesi
    için kuyruğu kesilen
    koyun kurban edilir mi?



    Küçük yaşta daha
    sağlıklı gelişmesi için
    kuyruklarının fazla
    kısımları boğulmak
    suretiyle düşürülen
    koyunların kurban
    edilmesinde bir sakınca
    yoktur. Çünkü bu durum,
    hayvanın, emsaline göre
    kıymetini azaltan bir
    ayıp değildir.




    129- Kimin kestiği
    yenir, kimin kestiği
    yenmez?


    Müslümanların ve ehl-i
    kitap denilen Yahudi ve
    Hıristiyanların usulüne
    göre kestikleri koyun,
    sığır ve deve vb.
    hayvanların etleri
    yenir.



    Ateşe, güneşe,
    yıldızlara, puta
    tapanların dinden
    çıkanların, din ve Allah
    tanımayanların
    kestikleri yenmez.




    130- Türbelere adak
    yapmak caiz midir?



    Adak sözlükte herhangi
    bir şeyi yapmaya söz
    vermektir. Dinî anlamda
    ise adak, Yüce Allah'ın
    rızasını kazanmak ve
    yalnız O'na ta'zimde
    bulunmak için yapılması
    zorunlu olmayan ve
    namaz, oruç, kurban gibi
    farz veya vacip olan
    ibadet cinsinden bir
    şeyi yapmaya Allah için
    söz vermek ve böylece o
    ibadeti kişinin kendi
    üzerine vacip kılarak,
    zorunlu hale
    getirmesidir.



    Allah rızasını kazanmak
    düşüncesi olmaksızın
    adakta bulunmak doğru
    olmadığı gibi bazı türbe
    ve ölüler için yapılan
    veya türbelere mum ve
    kandil yağı almak gibi
    adaklar da batıl ve
    haramdır. Çünkü adak bir
    manada ibadettir. ibadet
    ise, sade-ce Allah'a
    yapılır. Bu itibarla
    kullardan, özellikle de
    ölülerden birine adakta
    bulunulması caiz
    değildir. Zira ölüler
    için hiçbir şeye malik
    olmadıkları gibi,
    tasarruf yetkisinden de
    mahrumdur.



    Mamafih bir kimse falan
    işim olursa şu türbede
    Allah için bir kurban
    keseceğim der de o işi
    de olursa, o kurbanı
    herhangi bir yerde
    kesmesi yeterlidir, o
    türbeye gitmesine gerek
    yoktur.



    131-Yemin çeşitleri ve
    hükümleri nelerdir?



    Allah'ın adını anarak
    yapılan yeminler üçe
    ayrılır:


    a)
    Yemin-i Lağıv:
    Yanlışlıkla veya doğru
    zannıyla yalan yere
    yapılan yemindir. Bu
    çeşit yeminden dolayı
    keffaret gerekmez.
    Allah'ın affı ve
    bağışlaması umulur.



    b)
    Yemin-i Gamus: Bile bile
    yalan yere yapılan
    yemindir. Yalan yeminler
    çok büyük günahtır.
    Bunun bağışlanması için
    kefareti yoktur. Ancak
    tövbe ve istiğfar etmek,
    hakkı zayi olan varsa
    ondan da helallik almak
    gerekir. imam Şafi'ye
    göre ayrıca kefaret de
    gerekir.



    c)Yemin-i Mün'akide:
    Mümkün olan ve geleceğe
    ait bulunan bir şey
    hususunda yapılan
    yemin-dir. Böyle bir
    yemine riayet vaciptir.
    Ancak riayet edildiğinde
    umumun zararı sözkonusu
    ise, o takdirde yemine
    riayet edilmeyip bozulur
    ve kefareti ödenir.
    Ayrıca, Cenab-ı Hak’an
    af dilenir.



    Yemin kefareti, on
    fakiri sabah akşam günde
    iki öğün doyurmak yahut
    bir fıtır sadakası
    miktarından az olmamak
    üzere, yiyecek bedelini
    kendilerine vermek veya
    on fakiri giydirmektir.
    Bunlar dan birini
    yapmaya gücü yetmeyenler
    ise, yemin kefareti
    olarak, ardarda üç gün
    oruç tutarlar.




    132- Nişanlanmanın hükmü
    nedir? Nişanlıların
    beraberce gezmesi caiz
    midir?


    Nişan; birbiriyle
    evlenmeye namzet
    olanların evlilik için
    karşılıklı söz
    vermesidir. Nikah
    değildir. Nikah akdi
    yapılmadan müstakbel
    eşler birbirine helal
    olmazlar.



    Erkek evlenmeyi
    düşündüğü kadına
    bakabilir. Bir hadiste:
    "Ona bak, zira bakmak
    evliliğin uyumlu
    olmasını temin eder"
    buyrulmakla, daha sonra
    çıkabilecek tatsızlıklar
    başından önlenmektedir.
    (İbn-i Mace, Tirmizi)




    133- Kişi evleneceği
    hanımı ne ölçüde
    görebilir?


    Dinimiz, toplumun temeli
    olan aile yapısının
    huzur içinde
    devamlılığına kadın ve
    erkeğin birbirlerini
    görüp beğenmelerini ve
    kendi irade ve
    istekleriyle evlenmeğe
    karar vermelerini
    istemiştir. Nişanlanmak
    nikahın başlangıcıdır.
    Bu safhada, evlenecek
    eşlerin birbirlerini
    görüp bazı özellik ve
    niteliklerini
    öğrenmeleri, kurulacak
    yuvanın huzur ve devamı
    için faydalıdır. Bu
    sebeple Rasulüllah
    (S.A.V.) Efendimiz
    "Evleneceğiniz kadına
    -maksadı temin edecek
    ölçüde- bakınız"
    buyurmuştur. Bakıp
    görmeden evlenecek olan
    birisine de: "Git, onu
    gör de ondan sonra
    kararını ver" demiştir.




    Alimler, evlenecek
    erkeğin evleneceği kızın
    eline, yüzüne ve
    ayaklarına
    bakabileceğini, ayrıca
    bir kadın göndererek onu
    nitelikleriyle yakından
    tanımaya
    çalışabileceğini
    söylemişlerdir.




    134- Kız ebeveyninden
    izinsiz evlenebilir mi?
    Küfüv ne demektir?



    Akli dengesi yerinde,
    erginlik çağına gelmiş
    bir kızı, izni olmadan
    ebeveyni evlendiremez.
    Kızın izin ve rızası
    şarttır. Evliliği tasvip
    etmesi gerekir.
    Reddederse nikah
    kıyılamaz. Kıyılmışsa
    geçersiz sayılır. Ancak,
    böyle bir kız velisine
    "beni dilediğinle
    evlendir" şeklinde genel
    bir vekalet verirse,
    tekrar izni gerekmez.




    Erginlik çağına gelmiş
    bir kızın kendisine denk
    biriyle evlenmeye karar
    verme hakkı vardır.
    Veli-sinin izni şart
    değildir. Ancak bir
    hanım kızın veli-sinin
    iznini almadan böyle
    önemli bir konuda tek
    başına karar vermesi,
    uygun bir davranış
    sayılmaz. Ana-babanın
    hayat tecrübelerinden
    istifade etmesi daha
    hayırlı olur.



    Küfüv; bir erkeğin
    evleneceği kadınla
    sosyal, ekonomik ve
    kültürel konularda denk
    olması demektir. Erkeğin
    kadından ya daha üstün
    ya da en az onun
    seviyesinde olması,
    ileride çıkabilecek
    muhtemel
    huzursuzlukların
    önlenmesi bakımından,
    faydalı görülmüştür.




    135- Avrupa'da işçi
    olmak için, geçici
    olarak gayr-ı müslim bir
    kadınla evlenmenin hükmü
    nedir?


    Evlenmek, Allah'ın
    takdir ettiği sürece,
    ölünceye kadar geçinmek
    ve aile yuvası kurup
    devam ettirmek için
    yapılan çok ciddî bir
    iştir. Şehevi hisleri
    tatmin etmek veya
    dünyevî menfaatler
    sağlamak gibi
    maksatlarla, geçici
    evlilik, dinen caiz
    değildir. Evlilik gibi,
    yuva kurmanın ve neslin
    devamını sağlayan kutsal
    bir akdin basit
    çıkarlara alet edilmesi,
    şüphesiz günahı çok ağır
    bir suçtur.



    Ayrıca, bu tür
    düşüncelerle yapılan
    evlilikler, çoğu zaman
    kurulu olan birçok
    ailenin dağılmasına ve
    meşru şekilde, evli olan
    eş ve çocukların
    mağduriyetine yol
    açmaktadır.


    Bu
    itibarla, maddî bir
    menfaat elde etmek için
    ve söz konusu menfaati
    elde etme süresine bağlı
    olarak yapılan nikah
    geçersiz ve bu yolla
    gerçekleşen evlilik
    gayr-ı meşru olup her
    Müslümanın bundan
    kesinlikle sakınması
    gerekmektedir.




    136- Müslüman olan bir
    kadının gayr-i müslim
    bir erkekle evlenmesi
    caiz midir?


    Müslüman bir hanımın,
    ister ehl-i kitaptan
    olsun, ister olmasın,
    Müslüman olmayan bir
    erkekle evlenmesi
    haramdır. Müslümanlığı
    kabul etmedikçe,
    yapılacak nikah sahih
    değildir. Bu husus,
    Kur'an-ı Kerim'de şöyle
    belirtilmektedir. "İman
    etmelerine kadar, puta
    tapan erkeklerle mü'min
    kadınları evlendirmeyin"
    (Bakara, 221), "Müstüman
    kadınlar inkarcılara
    helal değildir; onlar da
    bunlara helal olmazlar"
    (Mümtehine, 10). Ehl-i
    kitabın bu hükümden
    istisna edildiğini
    bildiren hiçbir nas
    varid olmamıştır. Ehl-i
    kitap da bu hükmün içine
    girmektedir. Ayrıca, bu
    husus İslam alimlerinin
    icması ile de sabittir.
    Buna karşılık, Müslüman
    bir erkeğin ehl-i
    kitaptan (yani Yahudi
    veya Hıristiyan) bir
    kadınla evlenmesi
    caizdir.



    137- Sinirli iken
    karısını boşayanın
    durumu nedir?


    Sinirliliğin çeşitieri
    vardır. Sinirli kişi
    eğer ne dediğinin
    farkında ve aklı başında
    ise, bunun sözleri
    geçerlidir. Ancak, ne
    söylediğinin farkında
    olmayacak derecede aşırı
    sinir ve çılgınlık
    halinde yapılan boşama
    geçersiz olup, bu
    durumdaki kişilerin aklı
    başına gelinceye kadar
    söyledikleri sözlerine
    itibar edilmez.




    138- Bir çıkar için
    mahkeme kararı ile
    boşanan eşler, dinen de
    boş sayılır mı?



    Sadece kocanın veya
    eşlerin her ikisinin,
    bizzat veya avukatları
    vasıtasıyla açtıkları
    dava sonucu mahkeme
    kararı ile boşanmış olan
    eşler, dinen de boşanmış
    olurlar.



    139- Mahkemece
    boşananlar kaç talakla
    boşanmış olurlar?



    Bir kimsenin, bizzat
    veya avukatı vasıtasıyla
    boşanmak üzere mahkemede
    dava açması, hakime
    eşini boşamak için yetki
    vermesi (tefviz-i talak)
    demektir. Bu itibarla,
    sadece erkeğin veya her
    iki tarafın açtığı dava
    sonucu, mahkemece
    boşanmış olan eşler,
    dinen de boşanmış
    olurlar. Ancak, daha
    önce, eşler arasında
    başka boşanmalar olmamış
    ise, mahkemenin
    boşaması, bir boşama
    sayıldığından, mahkeme
    kararı ile boşanmış olan
    eşlerin, istedikleri
    takdirde, -geride kalan
    iki talak hakkı ile-
    tekrar evlenmeleri
    mümkündür.



    140- İlmen hamile
    olmadığı tespit edilen
    bir kadının iddet
    beklemesi gerekir mi?



    İddet beklenmesinin
    sebebi, eşi ölen veya
    boşanan hanımın sadece
    hamile olup olmadığının
    anlaşılmasından ibaret
    değildir. Eski eşin
    hatırasına saygı gibi,
    ahlakî ve sosyal
    sebepleri de vardır. Bu
    itibarla, eşinden
    ayrılan veya eşi ölen
    hanımın, hamile olmadığı
    kesin olarak bilinse
    bile, iddet süresi
    dolmadan ikinci evliliği
    caiz değildir.




    141- Namaz kılmayan
    kadını boşamak gerekir
    mi?


    Namaz, kadın-erkek
    mükellef Müslümanların
    şahsî bir ibadetidir.
    Namaz gibi dinî
    vecibeleri yeri-ne
    getirmeyenler, günahkar
    olurlar; dinden çıkmış
    olmazlar. Bu durum,
    boşama sebebi de
    sayılmaz. İnanmayan
    kafir kadınla zaten
    evlenilmez. Evlendikten
    sonra dinden dönerse
    boşanır. Fakat inandığı
    halde günah işlemek
    boşama nedeni değildir.
    O, yine Müslümandır.
    Onunla yaşamak caizdir.
    Duruma göre irşad,
    telkin, nasihat ve ikaz
    ise, her zaman
    yapılmalıdır.



    142- Yurtdışında uzun
    süre kalan bir kişi
    evine dönüp eşine
    kavuşunca nikah
    tazelemesi gerekir mi?



    Nikah tazelemenin
    gerektiği durumlar
    şunlardır:


    1-
    Dinden çıkıp tekrar
    İslam'a girince,



    2-
    Bain talakla boşama
    durumunda.


    Bu
    itibarla, bir kimsenin
    eşinden uzun süre ayrı
    kalması sebebiyle nikahı
    bozulmaz ve eşinin
    yanına döndüğünde
    yeniden nikah yapılması
    gerekmez.



    143- Bir kaç kadınla
    evlenmeyi nasıl izah
    edebilirsiniz?



    İslam'da dördü aşmamak
    şartı ile birden çok
    kadınla evlenmek, bir
    emir değil, ihtiyaç
    bulunması halinde bir
    izin ve ruhsattır. Bu
    izin de adalet şartına
    bağlanmıştır. Buna
    riayet edemeyeceğinden
    korkanlara bir kadınla
    yetinmeleri
    emredilmiştir. İslam'ın
    bu iznini hayatın
    değişen şartları
    muvacehesinde düşünmek
    gerekir. Bir kere İslam
    zinayı ve ona götüren
    yolları tıkamıştır.
    Erkeğin güçlü, istekli,
    kadının zayıf ve
    isteksiz veya kısır
    olması, bir savaş
    sebebiyle erkeklerin
    azalıp kadınların
    çoğalarak hamiye muhtaç
    olmaları, toplumda fuhuş
    amillerinin önlenmesi
    gibi durumlarda erkeğin
    birden fazla kadınla
    evlenmesi bir zorunluluk
    olabilir. Bütün bu kayıt
    ve sebepler göz önünde
    bulundurulursa İslam'ın
    bu müsaadesinin, zaman
    içinde değişen şartlara
    ayak uydurma bakımından
    yadırganacak bir husus
    olmadığı ortaya çıkar.
    Ayrıca birden fazla
    kadınla evlenmek dinî
    bir mecburiyet de
    değildir. Ne erkek ve ne
    de kadın bunu kabule
    mecburdur. Bir erkek,
    lüzum görürse bu
    ruhsattan istifade eder,
    lüzum görmezse bir
    hanımla yetinir. Kadın
    da bir mecburiyet
    görürse evli bir erkekle
    evlenmeye muvafakat
    eder, bir mecburiyet
    görmezse muvafakat
    etmez.



    144- Anne uyurken
    yanlışlıkla çocuğunu
    ezerek ölümüne sebep
    olursa, dinî hükümlere
    göre cezası nedir?



    Uyurken bir kimsenin
    üzerine düşüp ölümüne
    sebep olan kişiye kısas
    gerekmez. Çünkü bu, hata
    sebebiyle meydana gelen
    bir öldürme olayıdır.
    Bunun hükmü kısmen hata
    ile öldürmenin hükmü
    gibidir. Bu anne iki ay
    kefaret orucu tutar.




    145- Anne ve baba
    çocukların gelirine el
    koyabilir mi?


    Anne ve baba mülkiyet
    hakkını zedelemeksizin
    ve ma'kul ölçüler içinde
    ihtiyaçlarına göre,
    çocukların mallarından
    yararlanabilirler.




    146- Ebeveyn evlatlarını
    red edebilir mi?



    İslamî hükümlere göre,
    bir kimse çocuklarını
    reddedip, mirasından
    mahrum edemez. Dinî
    hükümlere göre bunun
    geçerliliği yoktur.




    147- Kadın, ayyaş
    kocanın cebinden para
    alabilir mi?


    İslam dinine göre eşinin
    ve çocuklarının geçimi
    erkeğe aittir. Erkek
    evinin ihtiyaçlarını
    karşılamak zorundadır.
    Eğer erkek imkanı olduğu
    halde evin normal
    ihtiyaçlarına yetecek
    kadar eş ve çocuklarına
    elindeki paradan
    harcamıyorsa, eşinin
    geçim ve temel
    ihtiyaçları için,
    kocasından haber-siz
    olarak ihtiyaçları olan
    parayı almasında bir
    sakınca yoktur.




    148- İslam'ın emirlerini
    yerine getirmeyen
    kocanın kazancı ev
    halkına helal midir?



    Koca, ailenin reisidir
    ve evinin nafakasını
    temin etmekle
    yükümlüdür. Kazanç
    yollarının meşru-luğuna
    riayet onun
    sorumluluğundandır.
    Ancak, kadın, kocasını
    bu emirlere riayet
    etmeğe zorla-malıdır.
    Etkileyemezse bu
    kazançtan yiyebilir,
    vebali kocaya aittir.
    Bizzat çalıntı olduğunu
    bildiği maldan yiyemez.
    Böyle bir durumla karşı
    karşıya kalan bir kadın,
    mümkün olduğu kadar
    kocanın helal
    kazancından istifade
    etmelidir.



    Kişinin ibadetler gibi
    Allah'a karşı mükellef
    olduğu görevlerini
    yerine getirmemesi,
    meşru kazancı haram
    yapmaz.



    149- Bir koca eşinin
    namazına, orucuna,
    tesettürüne müdahale
    edebilir mi?


    Bir kocanın, eşinin farz
    olan namazına, orucuna
    ve dinin emrine uygun
    olan tesettürüne
    müdahale hakkı yoktur.
    Çünkü Allah'a isyan
    hususunda hiç kimseye
    itaat ve uyma
    mecburiyeti söz konusu
    değildir. Ancak ailenin
    huzur ve saadetinin
    bozul-mamasına büyük bir
    önem vermekte olan İslam
    dinine göre, kocasının
    izni olmadan kadın,
    nafile oruç tutamaz.
    Tuttuğu takdirde kocası
    tarafından
    bozdurulabilir.
    Alimlerin çoğunluğuna
    göre kazası da gerekmez.




    150- Yetişkin çocukların
    ibadet yapmamasından
    ana-baba ne derece
    sorumludur?


    Ana-babanın evlatlarına
    nasıl ve ne şekilde
    yetiştireceği hakkında
    Peygamberimiz (S.A.V.):




    "Evlilik çağına
    geldiğinde evlendirmek,
    tahsil yaptırmak ve iyi
    bir isim vermek çocuğun
    babası üzerindeki
    haklarındandır"
    buyurmuştur.



    Diğer bir hadisde:
    "Helal rızık yedirmek,
    atıcılığı ve yüzmeyi
    öğretmek ve tahsil
    yaptırmak çocuğun babası
    üzerindeki
    haklardandır." Başka bir
    hadis-de de:
    "Çocuklarınıza ikramda
    bulunun ve onları iyi
    bir şekilde eğiîin ki
    sizin bağışlanmanıza
    vesile olsun"
    buyrulmuştur. (Tecrid-i
    Sarih, C. 4/592)




    Yine çocuklara
    ana-babanın görevleri
    ile ilgili olarak
    Peygan-ıberimiz
    (S.A.V.): "Çocuklar yedi
    yaşına girince, onlardan
    namaz kılmalarını
    isteyin. On yaşına
    bastıkları halde kıimak
    istemezlerse onları
    te'dib edin ve bu yaştan
    itibaren yataklarını
    ayırın" buyurmuştur.
    (Riyazü's-Salihin, c. 1,
    338/299)


    Yukarıdaki hadis-i şeriflerde açıklandığı üzere
    çocuklar reşit oluncaya kadar ana-baba kendisine düşen görevleri yerine
    getirmekten sorumludur. Büluğ çağından sonra sorumluluk, herkesin kendi-sine
    aittir. Ancak güzel öğüt ve sözlerle daima onlara rehberlik görevi devam
    ettirilmelidir.


    Yarattığın kıvılcım her şeyi yaktı Rabbim
    Kaderim bana yalnız Sen’i bıraktı Rabbim

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:37 pm


    151- Dul kadının
    evlenmeden yaşaması
    günah mıdır?


    Kocasından boşanan veya
    kocası ölen bir kadın
    "iddet" denilen bir süre
    beklemeden evlenemez.
    Boşanan kadının iddet
    süresi, boşandıktan
    sonra üç defa adet görüp
    temizlenmesi; adetten
    kesilmiş ise üç ay
    beklemesi kocası ölenin
    ise ölümden sonra dört
    ay on gün beklemesidir.
    Şayet bunlar hamile
    iseler, iddet süresi
    doğum ile sona erer.




    Dul kadın iddet süresi
    bittikten sonra isterse
    evlenir. İffetini
    koruyarak evlenmeden
    hayatını sürdürmesinde
    de dinen bir sakınca
    yoktur. "Nikah altında
    ölmek gerekir"
    şeklindeki söylentinin
    sağlam dayanağı yoktur.




    152- Hastanede çalışan
    veya hastaya bakan kişi
    bazan hastanın edep
    yerlerini görüyor, günah
    mıdır?


    Erkeklerde avret,
    göbeğin altından dizin
    altına kadar; kadınlarda
    ise el, yüz ve ayaklar
    hariç bütün uzuvlardır.
    Avret olan yerlerin
    açılması ve o yerlere
    bakılması haramdır.
    Ancak bir erkek,
    karı-sının yüzüne
    göğsüne pazı ve
    baldırlarına baka-bilir.
    Tenasül uzuvlarına ise
    zaruret bulunmadıkça
    bakmamalıdır. Ameliyat
    ve tedavi için, erkek
    olsun kadın olsun,
    herhangi bir kimsenin
    avret yerine bakılması
    gerekirse zaruret
    miktarınca bakmak ve
    baktırmak caizdir. Elde
    olmayan sebeplerle
    hasta-nın açılmış
    bulunan avret yerlerine
    kasdî olmadan bir defa
    bakmakta günah yoktur.
    Tekrar tekrar bakılması
    ise haramdır. Böyle bir
    durumda hastanın edep
    yerleri hemen örtülmeli,
    mümkün olduğu kadar
    açılmasına meydan
    verilmemelidir.




    153- Tuvalette konuşmak
    caiz midir?


    Tuvalette konuşmak caiz
    olmakla birlikte edebe
    aykırı olduğu için
    mekruhtur. Bir zaruret
    olmadıkça konuşmamak
    İslamî terbiye
    gereğidir.



    154- Zararlı hayvanlar
    öldürülebilir mi?



    Zararlı olmayan
    hayvanlar öldürülemez,
    dövülemez. Zararlarını
    def etmek için yılan,
    akrep ve fare gibi
    hayvanlar; sinek, kene
    ve pire gibi haşereler
    öldürülebilir. Ancak,
    hiçbir hayvan eza
    edilerek ve ateşe
    atılarak öldürülemez.




    155- Cami lokalinde
    düğün yapmak caiz midir?



    Camiler, Müslümanların
    ibadet yerleridir.
    Camiler, adabı
    çerçevesinde sadece
    düğün için değil, diğer
    toplanma ve irşad gibi
    faaliyetler için de
    kullanılabilir. Ancak,
    her düğünde biraz da
    eğlence ve şenlik
    bulunacağı için
    düğünlerin cami
    hariminde yapılması
    uygun değildir.
    Camilerde nikah-kıymak
    müstehaptır. Cami
    lokallerinde aynı
    şeyleri ifa etmek
    caizdir.



    156- Kamu arazisine cami
    vs. yapılabilir mi?



    Kamu arazisi devlet
    adına tüm vatandaşların
    ve gelecek nesillerin
    malıdır. Demek ki bu tür
    arazi sahipsiz değildir.
    Ammenin malıdır. Halkı
    temsil eden devletin
    izni olmadan alınan kamu
    arazisi gasp edilmiş
    demektir. Böyle bir
    arazi üzerinde, izinsiz
    olarak bir şey
    yapılamaz. Cami yapmak
    için usulüne uygun
    olarak devletten izin
    alınmalıdır.


    157- Resim yapmak, ressamlık sanat ve kazancı
    helal midir?

    Anne ve baba gibi yakınlarımızın resimlerini
    evlerimize asabilir miyliz?

    Dinimizde tapınılmak veya tazim gösterilmek amacıyla
    fotoğraf, resim ve heykel yapılması haramdır. İslam bilgin ve müctehidleri İslam
    ahlakına ve adabına aykırı olmayan, manzara, ağaç, taş ve hatıra resimleri gibi
    cansız şeylerin resimlerinin yapılmasını ve bu sanatla iştigal edilmesini caiz
    görmüşlerdir. İslam alimleri aynı zamanda tapınma ve tazim amacı güdülmeyen ve
    umumî adaba aykırı olmayan canlı varlıkların resimlerinin yapılmasını da caiz
    görmüşlerdir.


    Yarattığın kıvılcım her şeyi yaktı Rabbim
    Kaderim bana yalnız Sen’i bıraktı Rabbim

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Admin Bir Paz Şub. 26, 2012 10:37 pm


    176- Yaş günü kutlamak
    için bir takım masraflar
    yapmak caiz midir?



    Dinimizde yaş günü
    kutlaması diye bir
    uygu-lama yoktur. Ancak,
    her yıl ömür takviminden
    düşen bir yaprağın
    nelerle dolu olduğuna
    bakmalı, onun
    muhasebesini yapmalı,
    kıyamet günü gelip
    hesaba çekilmeden
    kendini hesaba çekmeli,
    yarın karşısına
    çıkmasını, yüzünü
    güldürmesini istediği
    işleri çoğaltmalı,
    yüzünü kızartacak
    davranışları varsa
    onları tövbe edip
    affettirmeli, benzeri
    kötülükleri bir daha
    yapmamaya kendini
    zorlamalı, her yaş
    yılının bir öncekine
    nazaran daha olgun
    maddî-manevî daha karlı
    olmasına dikkat etmeli.
    Yoksa Müslüman sadece
    yaşı sayısınca mum
    söndürmenin saçmalığına
    kendini kaptırmamalıdır.




    177- Gayr-ı müslimin
    kanını almak veya ona
    vermek caiz midir?



    Tedavi için yapılan kan
    naklinde, kan verenin
    Müslüman veya gayr-ı
    müslim oluşunun bir
    farkı yoktur.



    178- Gayr-ı müslimlerin
    camiye bağışta bulunması
    caiz midir?


    Bir gayr-ı müslimin
    gönül rızası ile cami
    inşa-atına yaptığı bağış
    kabul edilebilir.




    179- Ehl-i kitabın
    kestiği yenir mi ve
    kapsülle bayıltma ile
    kesilen hayvanın etinin
    yenmesi caiz midir?



    Yahudi ve Hıristiyanlar
    (Ehl-i Kitap) tarafından
    usulüne uygun şekilde,
    kanı akıtılarak kesilen,
    eti yenilen hayvanların
    etierinin yenilmesi
    caizdir.



    Ancak, başı koparılmak,
    başına tokmak vurulmak,
    gözüne şiş saplanmak
    veya şoklamak suretiyle
    öldürülen, yahut da bu
    gibi işlemler sebebiyle
    öldükten sonra kesilen
    hayvanların etlerinin
    yenilmesi haramdır.
    Bunlar murdar ölmüş
    sayılır.



    Fakat, başına tabanca
    sıkılmak veya elektrik
    akımına bağlanmak,
    kapsülle bayıltmak gibi
    bir etkiden sonra böyle
    bir işleme tabi tutulan
    hayvan, henüz ölmeden
    usülüne uygun olarak
    kesilirse etinin
    yenilmesi caiz; öldükten
    sonra kesilirse
    haramdır.



    180- Hıristiyanların
    kutsal günlerinde
    kestikleri hayvanlardan
    hediye edilen et yenir
    mi?


    Hıristiyan ve
    Yahudilerin, ister
    kutsal gün ve
    bayramlarında, ister
    başka zamanlarda olsun;




    kesim esnasında açıkça,
    Mesih, Meryem ve Aziz
    gibi bir isim anmadan
    usulüne uygun şekilde
    kanı akıtılarak
    kestikleri eti yenilen
    hayvanların etlerinin
    yenilmesi caizdir. Fakat
    kesim esnasında
    Allah'tan başkasını
    andıkları, bilinir veya
    duyulursa bu hayvanın
    etini yemek haramdır.
    Çünkü bu, Allah'tan
    başkası anılarak
    kesilen
    hayvanlardandır.




    181- Gayr-i müslim
    ülkelerde, Müslüman kişi
    içki, domuz eti gibi
    haram olan şeyleri
    satabilir mi?


    Bir kimsenin herhangi
    bir malı satabilmesi
    için, önce o mala sahip
    olması gerekir. Sahip
    olunmayan bir şeyin
    satılabilmesi, şüphesiz
    söz konusu değildir.




    İslamî hükümlere göre,
    domuz eti, sarhoşluk
    veren içki ve
    benzerleri, bir
    Müslümanın sahip
    olabileceği mütekavvim
    bir mal değildir.
    Müslüman bunları satın
    alamaz, imal edemez ve
    edinemez. Bu itibarla,
    bir Müslümanın,
    müşteriler gayr-ı müslim
    bile olsa, bu tür haram
    malların ticaretini
    yapması, dinen caiz
    değildir.



    182- Eti yenmeyen bîr
    hayvanın sütüyle
    beslenen bir koyunun eti
    yenir mi?


    Domuz ve benzeri eti
    yenmeyen bir hayvanın
    sütüyle beslenmiş koyun
    ve benzeri hayvanların
    etlerinin yenilmesi
    caizdir. Çünkü, süt
    müstehlektir. Emen
    hayvanın bünyesinde
    sindirim yoluyla kimyevi
    değişikliğe uğramakta ve
    bir belirti kalmadan yok
    olmaktadır.



    183- Kadın ve erkeğin
    kısırlaştırılması dinen
    caiz midir?


    İslam dininde, sağlık
    için zararlı olmayan ve
    devamlı kısırlığa yol
    açmayan gebeliği
    önleyici tedbirlere
    başvurmak caizdir.
    Devamlı kısırlığa yol
    açan ilaç veya aletlerin
    kullanılması, kadın veya
    erkeğin ameliyatla
    kısırlaştırılması kesin
    hayatî bir sakınca
    bulunmadıkça caiz
    değildir.



    184- Koca, eşinin
    karnındaki çocuğu
    düşürmeye karısını
    zorlayabilir mi?



    Karı-kocanın ortak
    isteği ile, gebeliği
    önleyici tedbirlere
    başvurmak caizdir.
    Gebelik gerçekleştikten
    sonra, kocanın ceninin
    düşürülmesi için eşini
    zorlaması caiz olmadığı
    gibi, kesin bir zaruret
    bulunmadıkça kadının da
    cenini düşürmesi veya
    aldırması caiz değildir.




    185- Tüp bebek İslam'a
    göre caiz midir?



    Kadın veya eşindeki bir
    kusur sebebiyle, tabiî
    ilişki ile gebeliğin
    gerçekleşmesi mümkün
    olmadığı takdirde
    döllendirilecek yumurta
    ve sperm, her ikisi de
    nikahlı eşlere ait olmak
    (yani bunlardan biri
    yabancıya ait olmamak),
    döllendirilmiş olan
    yumurta, başka bir
    kadının rahminde değil,
    yumurtanın sahibi olan
    kadının rahminde
    gelişmek ve yapılan
    işlemin gerek anne ve
    babanın, gerekse doğacak
    çocuğun maddî, ruhî ve
    aklî sağlığı üzerinde
    olumsuz bir etkisinin
    olmayacağı tıbben sabit
    olmak şartıyla, normal
    yoldan gebe kalması ve
    anne olması mümkün
    olmayan evli hanımların,
    yukarıda belirtilen
    şartlara uyarak, çeşitli
    tıbbî usullerle
    gebeliklerinin
    sağlanmasında, İslamî
    hükümler açısından bir
    sakınca yoktur.




    Başka bir kadının
    yumurtası veya kocası
    dışında yabancı bir
    erkekten alınan sperm
    ile bir kadının
    gebeliğinin sağlanması
    ise, insanlık
    duygularını rencide
    etmesi ve zina unsurları
    taşıması sebebiyle caiz
    değildir.



    186- Yaşlı iken Müslüman
    olan bir erkeğin sünnet
    olması gerekir mi?



    Sünnet olma ameliyyesi,
    İbrahim peygamberden
    kalma bir sünnettir.
    Erkekler için dinî bir
    vecibe olup, İslamî
    şeairdendir. Ancak,
    Müslüman olmanın
    şartlarından değil,
    tamamlayıcı
    unsurlardandır.




    Çocuklar büluğ çağına
    gelmeden sünnet
    ettirilmelidirler.
    Maamafih daha sonra da
    yapılabilir, belli bir
    süresi yoktur.




    Yaşlı bir kimse İslam'a
    girince, yaşlılığından
    dolayı sünnet olması zor
    olursa kendi haline
    bırakılır. Ne tavsiye
    edilir ne de men edilir.




    187- Estetik ameliyatı
    olmanın ve bazı
    uzuvların şeklini
    değiştirmenin hükmü
    nedir?


    İslam dini, insanın
    yaratılıştan var olan
    güzelliklerini daha
    belirli hale getiren,
    takı takma, saçları
    tarama, meşru ölçüde
    süslenme, güzel
    giyinme... gibi
    davranışları mubah
    kılmıştır. Ancak,
    fıtraten yani
    yaratılıştan verilmiş
    özellik ve şekillerin
    değiştirilmesini
    yasaklamıştır.
    Nitekim Rasulüllah
    (S.A.V.) Efendimiz,
    süslenmek maksadıyla
    vücutlarına dövme yapan
    veya yaptıranlara,
    dişlerini yontarak
    seyrekleştiren ve
    şeklini değiştirenlere
    lanet etmiştir. Bu
    itibarla, Allah'ın
    yarattığı şekli
    beğenmeyerek, ameliyatla
    bazı uzuvların
    şekillerini değiştirmek,
    tabiî güzelliğin
    fevkinde güzellik aramak
    dinen caiz değildir.
    Kur'an-ı Kerim, şeytanın
    "Şüphesiz onlara
    emredeceğim de Allah'ın
    yaratılışını
    değiştirecekler" (Nisa,
    119) dediğini
    naklederek, bu tür
    davranışları şeytanî
    işler olarak
    nitelemiştir.



    Ancak, vücudun herhangi
    bir uzvunda, insanı
    aşağılık kompleksine
    iten toplum içinde
    küçümsenmesine ve
    böylece elem ve üzüntü
    duymasına sebep olan bir
    anormallik veya fazlalık
    bulunursa, bunun
    ameliyatla düzeltilmesi
    bir tedavi şeklidir. Bu
    itibarla; bu maksatla
    yapılan ve yaptırılan
    estetik ameliyat dinen
    de sakıncalı değildir.




    188- Kadınların parfüm
    ve benzeri güzel kokular
    sürünmeleri ve makyaj
    yapmaları caiz midir?



    Kadınların, ev içinde
    eşlerine daha cazibeli
    ve güzel görünmek için
    süslenmelerinde, makyaj
    yapmalarında ve güzel
    kokular kullanmalarında
    bir sakınca yoktur.




    Ancak, bu tür şeyleri
    eşlerinden başkalarına
    hoş görünmek için
    yapmaları ve parfüm,
    kolonya ve benzeri
    kokular sürünerek sokağa
    veya mescide çıkmaları
    tahrimen mekruhtur.




    189- Kadınların saç
    yaptırması ve kısaltması
    caiz midir?


    Kadın veya erkek, ev
    içinde birbirlerine daha
    cazip görünebilmek için
    süslenebilirler. Başka
    kadın veya erkeklerin
    dikkatini çekmek için
    süslen-meleri ise uygun
    değildir. Bu süslenme
    kötü niyet ve
    davranışlarına göre
    haram da olabilir.




    Kadınlar uzayan
    saçlarını erkeklere
    benzememek kaydıyla
    kestirebilirler. Bunu
    tesettüre riayet etmek
    şartıyla, kadın
    kuaförlere yaptırırlar.




    190- Saç boyamak ve
    boyatmak caiz midir?



    Saçı temizlemek,
    yıkamak, koku sürmek,
    taramak Peygamberimizin
    teşvik ettiği
    hususlardandır. Zira bu
    konuda: "Saçı olan
    bakımına özen göstersin"
    buyurmuşlardır.




    Erkeğin saçını, siyah
    dışındaki kına rengi
    gibi renklerle boyaması
    caiz ise de siyah renge
    boyaması mekruh
    görülmüştür.



    Kadınlar için ise bir
    sınırlama yoktur. Kadın
    kocasının izniyle saçını
    istediği renge
    boyayabilir veya
    boyatabilir.



    191- Kadınların yüzme
    dahil spor yapmaları
    caiz midir?


    İslam dininde sağlık
    için yararlı, vücudu
    geliştirici her türlü
    sportif faaliyet teşvik
    edilmiştir. Özellikle
    gençlerin bedenî ve ruhî
    yapılarının geliştirilip
    güçlendirilmesi
    istenmiştir.



    Hz. Peygamber (S.A.V.)
    "Çocuklarınıza ok
    atmayı, ata binmeyi ve
    yüzmeyi öğretiniz"
    (Fethu'l-kebir, 2/231)
    buyurmuştur. Bu konuda
    kadın erkek arasında bir
    fark yoktur.



    Ancak, ister kadın,
    ister erkek olsun,
    Müslüman kişinin bütün
    fiil ve davranışları,
    İslamî temel kurallara
    uygun olmalıdır. Spor
    yüzünden ibadet ve iş
    hayatı aksatılmamalı,
    tesettür kuralları
    çiğnenmemelidir.
    Özellikle kadınlar,
    yalnız kadınlara mahsus
    olan kapalı yüzme
    yerleri veya özel yüzme
    havuzları ve spor
    salonlarında yüzme ve
    diğer spor dallarından
    birini yapmalıdır.




    192- Sportif faaliyetler
    günah mıdır?


    İslam özellikle
    gençlerin hem fiziksel,
    hem ruhsal yapılarını
    geliştirmeye önem veren
    bir dindir. Bu konuda
    Peygamberimiz (S.A.V.):
    "Çocuklarınıza ok
    atmayı, ata binmeyi ve
    yüzmeyi öğretiniz"
    buyurmuştur. Bu
    itibarla; ibadet ve iş
    hayatını aksatmamak ve
    sağlığı bozmamak
    şartıyla makul ölçüler
    içinde sportif
    faaliyetlerde bulunmada
    dinen bir sakınca
    yoktur.



    193- Bilardo oynamanın
    dinimize göre hükmü
    nedir?


    Oyun sonunda oyun
    malzemesinin kirasını
    veya içilen çayların
    parasını yenilen tarafın
    ödemesi gibi, küçük de
    olsa, bir menfaat
    karşılığında oynanan her
    türlü oyun kumardır.
    Dinimizde kumar haram
    kılınmıştır.



    Menfaat sağlamak söz
    konusu olmasa da, sadece
    vakit geçirmek amacıyla
    oynanan tavla, kağıt ve
    tombala gibi oyunlar,
    insanın vaktini boşa
    harcaması ve kumara
    vesile olmaları
    itibarıyla mekruh
    görülmüştür.



    İbadeti veya çalışmayı
    engellemeden ve yenilen
    tarafın yenen tarafa bir
    menfaat temin etmeden
    oynanan bilardo ve
    benzeri sportif
    oyunların oynanmasında
    ise beis yoktur.




    194- Erkeklerin altın
    yüzük ve altın takısı
    takınmaları caiz midir?



    Buhari'nin Azib oğlu
    Bera'dan rivayet ettiği
    bir hadis-i şerifte:
    "Rasulüllah (S.A.V.)
    bize altın ve gümüş kap
    kullanmayı, attın yüzük
    takmayı ve ipekten
    dokunmuş elbise giymeyi
    yasakladı"
    buyurulmuştur. Bir başka
    hadis-i şerifte: "Altın
    ve gümüş bardaktan su
    içmeyiniz; bunların
    kaplarından yemek de
    yemeyiniz"
    buyurulmuştur.



    Bu
    itibarla, altın ve
    gümüşten mamul kap
    kullanmak, kadın erkek,
    bütün Müslümanlar için
    haramdır.



    Altın kolye, altın yüzük
    ve altından yapılmış
    diğer takıları takınmak
    ve ipek kumaştan
    yapılmış elbise giymek
    ise, kadınlar için caiz
    görülmüş;



    erkeklere
    yasaklanmıştır. Gümüş
    yüzük haricinde demir,
    tunç, bakır ve benzeri
    madenlerden yüzük
    kullanmak caiz değildir.
    Yüzükte kaş olarak
    kullanılan taşlar, akik,
    yeşim ve benzeri taşlar
    olabilir.



    195- Erkekler gümüş
    yüzük takabilir mi?



    Erkeklerin gümüşten
    yapılmış yüzük takmaları
    caizdir.



    196- Kolye ve maskot
    taşımanın hükmü nedir?



    Dinimizde erkeğin
    kadına, kadının da
    erkeğe benzemeye
    özenmesi caiz değildir.
    Karşı cinse benzeme
    özentisi ciddî bir
    rahatsızlıktır. Kolye ve
    maskot gibi şeyler
    kadınların taktığı
    şeylerdir. Esasta
    bunların erkek
    tarafından takılmasında
    bir beis yoksa da
    erkeğin şahsiyetine
    uymayan ve hafif tipleri
    çağrıştıran görünümleri
    İslam hoş görmez. Kolye
    olarak Hıristiyanlığın
    sembolü olan haç'ı
    takmak ise haramdır.




    197- Türkçe meal okumak
    hatim yerine geçer mi?



    Kur'an-ı Kerim, hem
    lafzı hem manası ile
    Kur'an’dır. Lafzı da,
    manası da ilahidir. Bu
    itibarla, Kur'an
    mealleri Kur'an hükmünde
    değildir. Yüce
    Rabbimizin öğüt ve
    buyruklarını öğrenmek
    maksadıyla, Kur'an-ı
    Kerim'in meal ve
    tefsirlerini okumak
    güzel ve sevaplı bir iş
    ise de bunları okumakla
    hatim indirilmiş olmaz.




    198- Hz. Peygamberimiz
    Hz. İbrahim soyun-dan
    mıdır?


    Bu duruma göre Hz.
    İbrahim'in Yahudilerle
    bir ilgisi var mıdır?



    Hz. Peygamber, Hz.
    İbrahim'in oğlu Hz.
    İsmail (a.s.)'ın;
    Yahudiler de yine Hz.
    İbrahim'in diğer oğlu
    Hz. İshak'ın oğlu Yakup
    (a.s.)'ın
    soyun-dandırlar.




    199- Hz. Peygamber'in
    nübüvvet mührü hakkında
    bilgi verir misiniz?



    Mühür, bir belgenin
    doğruluğunu tasdik için
    yazıların sonuna
    basıldığından, hem son
    anlamını , hem de,
    tasdik anlamını içerir.
    Yani Hz. Muhammed
    (S.A.V.) hem
    peygamberleri sona
    erdiren, son
    peygamberdir. Hem de
    bütün peygamberleri
    doğrulayıp belgeleyen
    ilahi bir mühür gibidir.




    Allah'ın ilk peygamberi
    Hazreti Adem'dir. Son ve
    en büyük peygamberi de
    bizim peygamberimiz Hz.
    Muhammed (S.A.V.)'dir.
    Bu yüzden
    peygamberimize,
    peygamberliğin mührü ve
    peygamberlerin sonuncusu
    anlamında
    "Hatemü'l-Enbiya"
    denilmiştir. Ahzap
    suresi 40. ayetinde
    şöyle buyrulmaktadır:
    "Muhammed, sizin
    erkeklerinizden
    hiçbirinin babası
    değildir. Fakat 0,
    Allah'ın Resulü ve
    peygamberlerin (mührü)
    sonuncusudur."




    Peygamber (S.A.V.)
    çevresindeki devletlerle
    olan ilişkilerde
    kullanmak üzere bir
    mühür kazdırmış,
    üzerine; "Muhammed
    Rasulüllah" yazdırmıştı.
    Başkalarının aynı yazı
    ile mühür edinmelerini
    de yasaklamıştı.




    200- Hz. Halid b.
    Velid'in Peygamber
    Efendimiz'in kesilen
    saçlarını uğur için
    taşıdığı ne derece
    doğrudur?


    Halid b. Velid Yermuk
    savaşında sarığını
    kaybetmişti. Uzun süre
    aranması sonucu
    bulunduktan sonra
    şunları söylemiştir:
    "Resulullah umre
    yapmaktayken başını
    tıraş ettirmişti. Saçını
    sahabe kapıştı. Ben ise
    daha atik davranıp
    alnından düşen saçlarını
    aldım ve şu sarığımın
    içine koydum. O günden
    beri bu sarık başımda
    iken, hangi savaşa
    girsem mutlaka başarı
    kazandım."



    Halid b. Velid'in bu
    sözleri bir çok siyer ve
    tabakat kitabında yer
    almıştır.



    Yine siyer'e dair
    eserlerde, Hz. Peygamber
    (S.A.V.) tıraş olduktan
    sonra mübarek saçlarını
    dağıtan Ebu Talha'ya,
    Halid İbn Velid'in
    kendisine de ayırması
    için ricada bulunduğu,
    Ebu Talha da bu ricayı
    kırmayarak
    Peygamberimizin alnının
    üstünden kesilen
    saçlarından kendisine
    verdiği
    nakledilmektedir.



    Bu
    ve benzeri olaylardan ve
    rivayetlerden
    anlaşılmaktadır ki,
    Rasülüllah (S.A.V.)'in
    mübarek saçları ile
    teberrük caizdir.
    Teberrük kasdı ile
    bunlar saklanabilir ve
    başkalarına hediye
    olarak da verilebilir.




    201- İctihad ne
    demektir? İctihad
    kapısı kapanmış mıdır?



    İctihad, sözlükte bir
    şeye ulaşmak için, bütün
    gücü sarfetmek demektir.
    Dinî terim olarak
    ictihad, dini hükümleri
    delillerden çıkarmak
    için müctehidin bütün
    gücünü sarfetmesidir.




    İctihad edebilmek için,
    ahkam ayet ve
    hadislerinin sözlük ve
    dinî terim olarak
    manalarını, hangi
    hükümlerle icma olduğunu
    bilmek, kıyasın da
    şartlarını, illetlerini,
    hükümleriyle
    kısımlarını, makbülünü,
    merdudunu bilip bu
    hususlarda bir ilmî
    meleke sahibi olmak
    gerekir. Böyle bir
    yeteneğe sahip olan zata
    müctehid denir. İctihad
    bir zamana bağlı
    değildir. Yukarıda
    belirtilen şartları haiz
    olan her alim, ictihad
    yapabilir.



    202- Her yüzyılın
    başında dinî hükümleri
    açıklayarak,


    ümmetin dinini
    kuvvetlendirecek
    alimlerin
    gönderileceğini bildiren
    hadis doğru mudur?



    Cenab-ı Hakk'ın, her
    yüzyılın başında, bu
    ümmetin dinini
    yenileyecek müceddid
    alimleri göndereceğini
    ifade eden hadis-i şerif
    bazılarına göre
    sahihtir.


    Bu
    hadis-i şerifi Ebu
    Davud, Hakim, Beyhakî ve
    Taberanî rivayet
    etmişlerdir.
    (Mişkatü'l-mesabih,
    1/82, Hadis No: 247;
    keşfü'1-Hafa, Hadis No:
    740). Ancak, Buharî,
    Müslim gibi alimler bu
    hadisi sahih
    görmemişlerdir.




    203- Bazı tarikat
    mensuplarının
    şeyhlerinin resimlerini
    taşımaları ve öpmeleri
    nasıldır?


    İster şeyh, ister alim
    veya herhangi bir
    büyüğün resmini, ona
    ta'zim ve ondan himmet
    beklemek niyetiyle
    taşımak ve öpmek caiz
    değildir. Çünkü bu, hem
    dinimizin "Sadece
    Allah'tan yardım dileme"
    prensibine aykırı; hem
    de batıl din
    mensuplarının resim ve
    şekillere tapmalarına
    benzemesi açısından
    mahzurludur.



    Fakat tazim ve yüceltmek
    veya ondan yardım
    dilemek, medet ummak
    niyeti olmaksızın sadece
    bir hatıra olarak bir
    kimsenin resim ve
    fotoğrafını
    bulundurmakta bir
    sakınca yoktur.




    204- Ayetleri yorumlamak
    ne demektir?


    Ayetlerin yorumlanması,
    onların tefsir edilmesi
    anlamındadır. Terim
    olarak tefsir: İnsanın
    gücü, aklı ve bilgisi
    nisbetinde Kur'an-ı
    Kerim'i açıklamaya
    gayret gösterip,
    Allah'ın murad ettiği
    manaya ulaşmaya
    çalışması demektir.




    Kur'an-ı Kerim'de bir
    muhkem bir de müteşabih
    ayetler vardır. Muhkem,
    yorumunda tereddüde yol
    açmayacak kadar manası
    açık olan ayetlerdir.




    Müteşabih de manası tam
    olarak anlaşıldığı
    söylenemeyen, tam
    manaları zaman içinde
    ilmin gelişmesiyle daha
    iyi anlaşılabilen
    ayetlerdir.


    Bu
    güne kadar gelmiş geçmiş
    tüm müfessirler bu gibi
    ayetleri tefsir ettikten
    sonra; "biz ilmî
    gücümüzle bu yorumu
    yaptık. Allah kendi
    muradını daha iyi bilir"
    derler. Bir çok
    yorumcunun yorumu
    -zamanla ilmî keşif ve
    bilginlerin artmasıyla-
    eskir ve ayetlerin
    yeniden yorumlanması
    gerekebilir. Bu da
    Kur'an-ı Kerim'in her
    dem yeni ve taze
    olduğunu gösterir.




    205- "İslam cemaatına
    tabi olmadan ölen,
    cahiliyyet ölümüyle
    ölür" sözü ne derece
    doğrudur?

    Bu
    söz, Buharî, Müslim ve
    Ahmed b. Hanbel'in İbn-i
    Abbas'dan rivayet
    ettikleri bir hadis-i
    şerifin bir kısmıdır. Bu
    hadis-i şerifin tam
    metni şöyledir:




    "Bir kimse devlet
    başkanından hoşlanmadığı
    bir şey görürse
    sabretsin. Zira her kim
    cemaatten bir karış
    ayntır da ölürse, bu bir
    cahiiiyyet ölümüdür."
    (Kamil Miras, Tecrid-i
    Sarih Tercemesi, 12/292,
    No: 2112; Müslim, Sahih
    3/1477, No: 1849, imare,
    55, 56 Trc. Ahmed
    Davudoğlu 9/19-21)



    Bu
    manada Abdullah İbn-i
    Ömer'den, Ebu
    Hüreyre'den ve daha bir
    çok sahabeden rivayet
    edilen sahih hadisler
    vardır. Bu hadisler,
    toplum dan ayrılmamanın
    ve fasık ve zalim bile
    olsalar, masiyeti
    emretmemek şartıyla
    amirlere itaatın
    gerektiğini ifade
    etmektedir.



    "Cahiliyyet ölümü",
    "dinsiz" ölmek demek
    değildir. Cahiliyyet
    devri insanları, otorite
    tanımaz, kimseye itaat
    etmez başıboş
    kimselerdi. Amirine
    itaat etmeyip toplumdan
    ayrılan bir Müslüman da
    onlara benzeyeceği için
    asî olmuş o!ur,
    demektir.



    206- Vatan mı önemli din
    mi? Vatanı kabul
    etmeyenlere ne demeli?



    İnsanın dini de, vatanı
    da kutsaldır. Bunların
    hangisi daha önemli diye
    bir ayırım yapılması
    uygun değildir. Esasen
    bunlardan birini tercih
    mecburiyeti de yoktur.
    Dini olmayanın vatanın
    değerini kavrayamadığı
    gibi vatanı olmayanın da
    esaret altında dinini
    yaşaması mümkün olmaz.
    Bundan dolayı vatanı
    düşman saldırısından
    korumak dinimizin en
    önemli emirleri
    arasındadır. Dinimize
    göre insanların en
    hayırlıları vatanı
    uğrunda malları ve
    canları ile düşmanla
    çarpışanlardır. Yardımın
    da en hayırlısı en
    faziletlisi bu yolda
    çarpışan gazilere, bu
    uğurda canlarını feda
    eden şehitlere yapılan
    yardımdır. Malıyla
    canıyla bu vazifeye
    katılmaya muktedir
    olmayanların da
    kalemleriyle dilleriyle
    buna katılmaları
    gerekir. Bir hadis-i
    şerifte: "Müşriklerle
    mallarınızla,
    canlarınızla ve
    dillerinizle cihad
    ediniz" diye
    buyrulmuştur.
    (Riyazü's-Salihin, 1/572
    No: 1354; Ebu Davud;




    Sünen, 3/22 No: 2504,
    Cihad, 18; Sünen 6/7,
    Cihad, 3)



    207- "Vatan sevgisi
    imandandır" sözü hadis-i
    şerif midir?

    Bu
    sözün ifade ettiği mana
    doğrudur. Ancak hadis
    yani Peygamberimizin
    sözü olarak sabit
    değildir.



    208- Askere gitmek
    istemeyenin durumu
    nedir?


    Dinimiz bize cihadı,
    yani bir takım kutsal
    değerler uğruna düşmanla
    savaşmayı emreder.
    Askerlik; malı, canı,
    namusu, dinî, nesli ve
    bütün bunların içinde
    barındığı yurdu korumak
    için yapılır. Bu görev
    bazen farzı kifaye,
    gerektiğinde de her
    Müslüman üzerine farzı
    ayın, yani dinî bir
    vazife olur. Pek çok
    ayet ve hadis bu görevin
    önemini anlatır.
    Askerlikten kaçmak,
    hadis-i şeriflerde
    kafirlikle eş tutulan
    büyük günahlardan
    biridir. Hem bu dünyada
    hem de ahirette cezası
    çok büyüktür. Bu nedenle
    hakiki şehitlik
    mertebesine de sadece
    devletin organizesindeki
    savaşlarda ulaşılabilir.
    Meşru devlete
    başkaldıran eşkiyanın
    safında ölmek şehitlik
    değildir. Bir hadiste
    "Malın-dan, kanından,
    dininden ve
    çoluk-çocuğundan dolayı
    öldürülen şehittir"
    buyurularak bu konu •
    veciz bir şekilde ifade
    edilmiştir. (Tirmizi, A.
    Hanbel)



    209- Avrupa'da emekli
    olan memleketine dönmek
    zorunda mıdır?



    Müslüman’ın hayırlısı,
    ne dünyasını ahireti
    uğruna, ne de ahiretini
    dünyası uğruna feda
    etmeyen, belki her
    ikisinden de payını
    alandır. Kendinin ve
    çoluk çocuğunun dinî ve
    ahlakî ölçülere bağlı
    kalarak, İslam'a, onun
    ahlak kurallarına bağlı,
    vatan sevgisine sahip
    olarak asimile olmadan,
    iman ve ibadetinden
    taviz vermeden,
    yaşamlarını devam
    ettirecekleri,
    çevrelerine İslamî
    açıdan da örnek
    olacakları sürece
    yurtdışında kalmalarında
    bir sakınca olmaz.




    Ancak, dünyadan payinı
    almış olan bir Müslüman
    kendinin ve yakınlarının
    din ve ahlak bakımından
    bozulacağı, millî
    benliğini, vatan
    sevgisini kaybedeceği
    ileri de çocuklarının
    veya torunlarının
    asimile olup dinî ve
    millî değerlerine karşı
    yabancılaşma, kültürünü
    ve kimliğini unutma
    tehlikesi söz konusu
    olacaksa, bir an önce
    vatanına dönmesi,
    kendini ve sorumlu
    olduğu neslini bu
    tehlikeden koruması
    gerekir. Zira her
    Müslüman’ın hem nefsini
    hem de ehlini cehennem
    ateşinden koruması
    Allah'ın emridir.




    210- İslam dininde muska
    yapmak, taşımak, okuyup
    üflemek var mıdır?



    Dinimiz insan hayatına
    ve sağlığına büyük değer
    vermiş; bunların
    korunmasını istemiştir.
    Sağlığı korumak insanın
    vazifesi olduğu gibi,
    hastalandığı takdirde
    sabretmek ve her imkana
    başvurarak hastalığın
    tedavisine çalışmak da
    dinî bir vecibedir.




    Hz. Peygamber (S.A.V.);
    hastalanınca tedavi
    olalım mı diye kendisine
    soranlara: "Tedavi
    olunuz; çünkü Allah her
    hastalık için bir de
    ilaç ve tedavi
    yaratmıştır; bundan bir
    dert müstesnadır ki o da
    ihtiyarlıktır"
    buyurmuştur.



    Peygamber (S.A.V.)
    hastalıkların tedavisini
    emretmiş, hastalandığı
    zaman kendisi de günün
    şart ve imkanları
    ölçüsünde, ilaçlar
    kullanmış ve tedavi
    görmüştür. Ayrıca,
    Cenab-ı Hak'tan şifa
    isteyerek dua etmiş;
    şifa talebi ile bazı
    sure ve ayet-i
    kerimeleri de okumuştur,
    Böyle yapan kişilerin
    yaptıklarını da
    reddetmemiştir. Ancak,
    okunan dualar anlaşılır
    ve şifa dileyen ifadeler
    olmalı; ayet ve dualar
    tahrif edilmemelidir.




    Ayet ve duaların
    yazılıp, muska olarak
    taşınmasına gelince: Hz.
    Peygamber, uykuda
    korkanların okumalarını
    tavsiye buyurduğu bir
    duayı, ashaptan Abdullah
    b. Amr'ın aklı eren
    çocuklara öğrettiği,
    henüz aklı erecek yaşa
    gelmemiş olan çocukların
    da yazıp boyunlarına
    astığına dair rivayete
    dayanarak, bazı
    bilginler bunun caiz
    olduğunu söylemişlerdir.




    Ancak, İbn-i Abbas, ibn
    Mes'ud ile Hanefiler ve
    bazı Şafiîler de
    nazarlık vb. taşımasını
    yasaklayan rivayetlere
    bakarak ayet ve duaların
    yazılıp taşınmasının
    caiz olmadığı görüşünü
    benimsemişlerdir.




    Muskacılığın bir meslek
    haline gelmemesi, dinin
    ve dini duyguların basit
    çıkarlara alet
    edil-memesi bakımından
    ayet ve duaların muska
    olarak yazılmaması,
    şüphesiz daha uygundur.
    Çocuklara ve okuma
    bilmeyenlere bilenler,
    bir menfaat beklemeden
    okuyabilirler.




    Tıbbi tedavi yanında
    telkin ve dua ile tedavi
    usulü, asırlar sonra,
    müspet ilmin de
    dikkatini çekmiştir.




    211- Ebced Hesabı var
    mıdır? Mahiyeti nedir?



    Ebced, Arap alfabesinin
    ilk tertibi ve
    harflerinin taşıdığı
    sayı değerlerine dayanan
    hesap siste-midir.
    Harflerin böylece
    tertibinden maksat ise,
    Arap alfabesindeki
    harflerin kolay
    öğretilmesi ve hafızada
    kalmasını sağlamak için
    eski dönemlerde
    geliştirilmiş bir formül
    olup, bir anlamı
    bulunmayan kelimelerinin
    ilki "ebced" şeklinde
    okunduğu için bu adla
    anılmıştır.



    Hemen her alfabedeki
    harflerin çok eskiden
    beri rakam olarak birer
    karşılığının bulunduğu
    bir başka deyişle
    harflerin rakam yerine
    kullanıldığı



    bilinmektedir. Arap
    alfabesinin ebced
    tertibine dayanan rakam
    ve hesap sistemi,
    Müslüman milletler
    arasında da
    kullanılmaktadır.
    Edebiyatta olaylara,
    doğum ve ölümlere, zafer
    ve savaşlara tarih
    düşürmede ustaca
    kullanılmıştır.




    212- Cifir hesabı var
    mıdır? Mahiyeti nedir?



    Arapça bir kelime olan
    cefr sözlükte "sütten
    kesilmiş kuzu, oğlak;
    içi taşla örülmemiş
    geniş kuyu" anlamına
    gelir. Terim olarak
    geçmiş ve gelecekten
    haber verdiği iddia
    edilen ve ilmî bir esasa
    dayanmayan bir bilgi
    adıdır.



    Rivayete göre Ca'fer
    es-Sadık Hz.
    Peygamber'in soyundan
    gelenlerin geçmiş ve
    gelecekle ilgili muhtaç
    bulundukları bütün gizli
    bilgileri bir kuzu ve
    oğlak (cefr) derisinin
    üzerine yazmış ve
    muhtemelen bu yüzden bu
    bilgilere cefr
    denmiştir. Daha çok Şia
    tarafından, geleceğe ait
    haberler ihtiva ettiği
    öne sürülür. Bunlar ne
    dinî ne de ilmî
    gerçeklere dayanmaz.




    Kur'an'a göre gayb
    bilgisi uluhiyyet
    vasıflarındandır. Allah
    bazı Peygamberlerini
    dilediği bilgilere
    muttali kılar.Kur'an'a
    göre gayba ait
    haberlerin yegane
    kaynağı vahiydir.
    Şia'nın, Hz.
    Peygamber'in kendisine
    gelen vahiylerin bir
    kısmını yalnız Hz.
    Ali'ye bildirdiğini
    iddia etmeleri,
    Rasulüllah'ın nazil olan
    vahiylerin tamamını
    bütün ümmete tebliğ
    ettiğini ifade eden
    Kur'an ayetieriyle
    çelişmektedir. (Maide
    67; Hud 12; Kehf: 27)
    Ayrıca bu iddialar, Hz.
    Aişe, Hz. Ali ve İbn
    Abbas gibi saha-bilerden
    nakledilen rivayetlere
    de aykırıdır.(Buhari,
    llim, 39, Cihad, 71;
    Müslim, Edahi, 8;
    Müsned, 1,108).




    Cefr'e dair telakkiler,
    Batıni-İsmaili çevreler
    ve eski dini-felsefi
    kültürleri nakleden
    kaynaklar yoluy-la İslam
    dünyasına girmiş,
    şiilerin çoğunluğu ile
    bazı sünni alimler de
    bundan etkilenerek
    Cefrin, herkes
    tarafından merak edilen,
    geleceğin bilgisini
    içerdiğini
    zannetmişlerdir. Ancak,
    vahiy sona erip
    tamamlandığına göre cefr
    ile geleceğe ilişkin
    kesin bilgiler ortaya
    koyma düşüncesi,
    iddiadan öte bir şey
    değildir. Ayrıca, cefr
    işlemlerinde kullanılan
    metinler ilmi kurallara
    dayanmaktan uzak ve
    bilmece niteliğindedir.
    Gazzali de "harflerin
    belli anlamlar ve
    sayısal değerler ifade
    ettiği konusunda hiçbir
    tutarlı ve ilmi delil
    yoktur"
    (Fedailü'l-Batıniyye, s.
    66-71) demektedir.




    213- Yehovacılık nedir?
    Yehova kimdir? Gayeleri
    nedir?



    YEHOVA ŞAHİTLERİ




    Yehova Şahitleri adlı
    örgütün kurucusu bir
    papaz olan Charles Taze
    Russel (1852-1916)'dir.
    Yehova şahitleri ile
    ilgili kitaplarda "Bin
    yıllık kral-lığın
    peygamberi" olarak kabul
    edilir. Önceleri




    Protestan Presbiteryan
    kilisesine bağlı iken,
    sonra Protestan
    Congregasionalist
    kilisesine geçip oraya
    üye oldu. Kendisi
    ilkokul mezunudur. Bu
    kiliseden de ayrılarak
    Hıristiyanlığı tekrar
    incelemeğe başladı.
    Çevresine kendisinin bir
    çoban olduğunu söyledi.




    Russel, satışa çıkardığı
    bir buğdayın az
    miktarının bile çok
    fazla ürün vereceğini,
    bu buğdayın mucizeli
    olduğunu ilan etti.
    Buğdayın içindeki büyük
    mucizeye inananlar bir
    avuç buğdayı 60 Dolara
    alarak ektiler. Fakat
    doğru dürüst bir mahsul
    alınmayınca
    dolandırıldıklarını
    anlayanlar mahkemeye
    verdiler. Mahkeme
    huzurunda bu buğdayın
    diğer buğdaylardan farkı
    olmadığını itiraf etti
    ve mahkum oldu.



    Bu
    örgüt bir zamanlar
    Russelizm veya ciddi
    İncil araştırmaları
    adıyia anılmış ve
    reformcu Luthercilik
    olarak görülmüştür.
    Hedefleri tanrının
    denetiminde İsa'nın
    krallığında bir dünyla
    krallığı, tek tip toplum
    tek dernek düzeni
    kurmaktır.



    Örgüt 1884 yılında
    Amerika Birleşik
    Devletleri tarafından
    tanınmıştır.



    Yehova:



    Yehova kelimesinin aslı
    "Yahve"dir. Galat olarak
    Yehova şeklinde
    kullanılmaktadır. Yahve
    İsraillilerin milli
    ilahlarının adıdır.
    Örgüt önceleri "Russel"
    tarikatı adıyla
    çalışmasını
    sürdürüyordu.



    26.7.1931 tarihinde
    tanrının şahitleri
    anlamında olan "Yehova
    şahitleri" adıyla
    kendilerini göstermeyle
    başlamışlardır. Örgüt
    literatüründe adları
    bazen "Hıristiyan Yehova
    Şahitleri", "Hıristiyan
    şahitler" olarak da
    geçmektedir.



    Yehovacıların kutsal
    kitabı Hıristiyanların
    kutsal kitabı olan
    İncil’dir. 1950
    yılındaki yeni çevirmede
    kitabın metnine 200'den
    fazla Yehova adını
    katmışlardır.
    Hıristiyanlığın kutsal
    kitabı 66 kitaptan
    ibarettir. Bunların 39'u
    Yahudilerin de kutsal
    kitabıdır.



    İsa'nın dünya
    krallığının başladığını
    ileri sürerek
    devletlerin ve
    hükümetlerin sonunun
    yaklaştığını, tarihler
    vererek ortaya
    atmışlardır. Bu
    tarihler, 1914, 1918,
    1925 ve 1975'tir. Fakat
    iddialarının hiçbiri
    gerçekleşmemiştir.




    Yehovacılar 66 kutsal
    kitaba kattıkları yeni
    yorumlarla ayrı bir
    akım,ayrı bir
    Hıristiyanlık mezhebi
    şeklinde görünürler.
    Bazı Hıristiyan
    mezhepleri İsa'yı
    ilahlaştırır ve malum
    üçleme içinde sayar.
    Yehovacılar için tek
    ilah Yehova olmakla
    birlikte, onun yanında
    ilaha eşit olmayan fakat
    aynı zaman-da onun oğlu
    olan insan üstü bir
    varlık vardır. O da
    İsa'dır. İsa Yehova’nın
    sağında yer almıştır ve
    onun oğludur. Bu şekilde
    bile İsa’yı ilah
    olmaktan çıkarmaları ve
    ruhu kabul etmemeleri
    katolik, ortodoks ve
    bazı protestanları
    kızdırmıştır.



    Hıristiyanlıkta
    insanların doğuştan
    suçlu olduğuna inanılır.
    İnsan bu suçundan
    kendisi değil, ancak
    İsa'nın yardımıyla
    kurtulur. Yehovacılarda
    bu ilkeyi benimserler.
    İslam dininde ise insan
    doğuşta günahsızdır.
    Herkes kendi
    işlediğinden sorumludur.
    Hiç kimse başkasının
    günahını yüklenmez.
    (Fatır: 18)



    Müslümanlara inançlarını
    aşılamak için Hıristiyan
    yönlerini gizlerler.
    Kiliseye gidildiğini
    söylerler ve çok zaman
    Yehova yerine
    Müslümanlara mü'nis
    gelmesi için "Allah" ve
    diğer İs!amî terimleri
    kullanırlar.
    Yehovacıların
    kendilerinde ibadet yok
    demeleri doğru değildir;
    kendilerine göre dua,
    Hıristiyan kutsal
    kitabından parçalar
    okumaktan ibarettir.
    Ayrıca vaftiz ve şükran
    yemeği de vardır.




    Yehova şahitleri ahirete
    inanmaz. Cennetin
    dünyada olacağına,
    İsa'nın oradaki
    krallığına inanırlar.
    Ruhun ölmezliğine
    inanmazlar. Üçleme
    inancını yorumlamaları
    bazı Hıristiyan
    mezheplerden farklı
    olmakla birlikte onu
    reddetmezler. Kutsal
    ruh'a inanırlar ve onu
    cismani değil ruhani
    olarak telakki ederler.
    İsa'nın doğum günü
    (Büyük paskalya
    yortusu)'nda özel yemek
    yemezler. Dünya onlara
    göre bakidir. Devlet
    yerine "Yeni Dünya
    Derneği"ni kabul
    ederler. Kendilerini bir
    millete ve vatana bağlı
    hissetmek şöyle dursun,
    bu düşüncelere tamamen
    karşıdırlar. Bazı
    Hıristiyanlıktan gelen
    önemli inançları
    benimser görün
    düklerinden kendilerini
    asil Hıristiyan olarak
    gösterirler. Bu
    yönleriyle bir
    Hıristiyan mezhebi gibi
    görünseler de, diğer
    yönleriyle milletlerin
    ve devletlerin
    varlığını, mevcut
    iktisadî, ictimaî,
    millî, siyasî, rejimî,
    hukukî düzeni ve
    hudutları
    reddet-tiklerinden diğer
    mezheplerden
    farklılıklar
    gösterirler.



    Bayrağa karşı çıkarlar.
    Bayrak sevgisini tapınma
    olarak algılarlar.
    Milliyet ve vatan
    sevgisini reddederler.
    Vatan bütünlüğü, vatan
    savunması ve istiklal
    mücadelesine ve askerlik
    yapmağa karşıdırlar.




    Görüldüğü üzere Yehova
    şahitleri sadece bir
    vicdanî inanca sahip
    kişiler olmayıp aktif,
    faal bir örgütün elemanı
    ve eylemcileridirler.
    Örgütteki rütbeleri,
    direktörlük, bölge
    yöneticisi, şube
    yöneticisi, eyalet
    yöneticisi, çevre
    yöneticisi ve toplantı
    hizmetçisi veya
    yöneticisi şeklinde
    sıralanır.


    Bu
    teşkilat iç içe
    kurulmuştur. Kaç
    memlekette faaliyet
    halinde ise her
    memlekette 7 kişiden
    oluşan bir komite
    kurarlar.


    Baş büroları New York'tadır. Burası karargahtır. Diğer
    memleketlerde de şube, bölüm büroları, hatta ayrı basım ve dağıtım evleri
    kurulmuştur.


    Yarattığın kıvılcım her şeyi yaktı Rabbim
    Kaderim bana yalnız Sen’i bıraktı Rabbim

    Admin
    Administrator

    Erkek Mesaj Sayısı : 2857
    Points : 6936
    Reputation : 7
    Kayıt tarihi : 03/05/11

    http://uydudreambox.swedishforum.net

    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Geri: DİYANET SORU - CEVAP

    Mesaj tarafından Sponsored content Bugün 2:57 am


    Sponsored content


    Sayfa başına dön Aşağa gitmek

    Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

    - Similar topics

     
    Bu forumun müsaadesi var:
    Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz